İslâmiyet ve Ekonomik Doktrinler
İçindekiler :
1. İslâmiyet ve Ekonomik Doktrinler
2. İslâm’da Toprak DüzeniPRIVATE
PRIVATE3. İslâm Düzeni’nde Kazanç
4. İslâm Açısından Komünizm ve Kapitalizm
5. Faizsiz Banka ve Ticaret
6. İslâm’da Fiyat Tahdidi Meselesi
7. İslâm’da İktisadi Nizam
8. İslâm’da Devlet Düzeni ve Faizsiz Banka
Bir şey iyi, faydalı, güzel ve doğru olduğu için alınır; kötü, zararlı, çirkin ve yanlış olduğu için atılır.
İyi, faydalı, güzel ve doğruya Hak; kötü, zararlı, çirkin ve yanlışa batıl denir.
Allah Kur'an'da: "Hak geldi, batıl yok oldu" (İsrâ (17), 81) buyurmaktadır.
Medeni insan, hakkı hak olduğu için alan, batılı batıl olduğu için atan kimsedir. Bir şey iyi, faydalı, güzel ve doğru ise onu alır, kötü, zararlı, çirkin ve yanlış ise onu atar. İslâm dininde bunlar müslümanın özellikleridir.
"İlmin olmadığı şeylerin ardına düşme." (İsrâ (17), 36)
"Ne diye ilminiz olmadığı hususlarda çekişip duruyorsunuz." (Âli İmrân (3) 66)
"Zan, hakikattan hiçbir şey ifade etmez." (Yûnus (10), 36)
"Bizden hakkı kabul edenler var, bizden kendi çıkarlarına gidenler var. Kim hakkı kabul ederse doğru yolu onlar araştırırlar."
Bunlar, yukarıda söylediklerimizi açıklayan ayetlerin mealleridir.
Yobaz ise, kendisine bütün gerçekler gösterildiği halde kabul etmeyen, kendi yanlış görüş ve davranışlarında ısrar edip, direnen kimsedir.
İki türlü yobaz vardır: Din yobazı, dünya yobazı.
Din yobazı, batıl dinler üzerinde kalmakta ısrar eden kimsedir.
Dünya yobazı ise, yanlış yollarda saplanıp kalan kişidir.
İslâm dininde yobazın adı kafirdir.
Bugün yeryüzünde bir çok iktisadî sistemler vardır. Taraftarları çoğunlukla birer yobazdır. Çünkü başka sistemlerin varlığına dayanamamakta,karşısındakine cevap vereceğine zorla da olsa susturmak istemektedir. Görüşleri tek taraflı, dar görüşlerdir. Bu dar görüşlülük yüzündendir ki, günümüz iktisat kitaplarında İslâm İktisat Nizam'ından hiç bahsedilmemektedir.
Biz aynı yobazlığı yapacak, diğer iktisat sistemlerini yoksayacak değiliz. İslâm iktisadından bahsederken diğer sistemleri de tarif ve izah edecek, başka yaşama şekillerini de tanıtacağız.
İktisat, çalışıp yaşama şeklidir. İktisat düzeni ise, çalışıp yaşamak için kurulmuş teşkilatın adıdır. Bununla uğraşan ilme de iktisat ilmi denir.
İktisadın altı temeli, dayanağı vardır.
Çalışmak: tarlayı ekmek, yol ve bina yapmak, hayvan yetiştirmek gibi her türlü yararlı işler çalışma teriminin içine girer. Bunun iktisat ilmindeki adı istihsal -üretim-dir.
Yaşamak: Yemek, içmek, giyinmek, barınmak, faydalanmak gibi hareketlerle, kendimizi ve çocuklarımızı beslemektir. İktisatta buna istihlak -tüketim- denir.
Değiştirmek: çalışıp elde ettiğimiz malları, kendimiz kullanıp bitirmeyiz. Pazara götürür, başka mallarla değiştiririz. Biz buğday ekmiş isek, onu götürür çarşıda başkalarına verir ve çarşıdan bize lazim olan şeyleri alırız. Bu suretle bizim elde ettiğimiz mallar herkesin, herkesin elde ettiği mallar da bizim olur. Buna iktisatta mübadele -değiştirme- denir.
Borçlanmak: Elimizdeki malları hemen kullanıp bitirmeyiz, ilerde kullanmak üzere saklarız. Malları kendi imkanlarımızla biriktirmek, saklamak ise çok zordur. Depo lazımdır. Çürür, bozulabilir. En iyisi elde ettiğimiz malları ihtiyacı olanlara ödünç olarak vermektir. Bize gerektiğinde geri alır, kendimiz kullanırız. Bu işte bir aracıyı gerektirir. Bu aracılık görevini yapan müessese bankadır. Paraları kazanır, bankaya yatırırız. Bankadaki o parayı ihtiyacı olan alır, kullanır. Bize lazım olunca yatırdığımız parayı bankadan çeker ve kullanırız. Buna iktisat dilinde tedavül -dolaşım- denir.
Geçinmek: Bu da iki yöne doğrulmuştur. Çalışmamızın bir kısmı günlük ihtiyaçlarımızı karşılar. Yiyecek, giyecek, içecek bunlardandır. Buğdayı eker, yetiştirir, sonra onunla kendimizin ve çocuklarımızın karnını doyururuz. Buna iktisatta iaşe -yaşama- denilmektedir.
Yapmak: Çalışıp geçinmemizin ikinci kısmı ise, günlük ihtiyaçlarımızın dışında geleceğimiz için yaptığımız çalışmadır. Yol, köprü ve baraj yapmak, tarla, bağ, bahçe meydana getirmek, fabrikalar, imalathaneler kurmak, ev ve barınaklar inşa etmek. Buna iktisatta imar denilmektedir.
Bu altı temel bütün iktisat sistemlerinde bulunmaktadır. Çalışma, yaşama, değiştirme, borçlanma, geçinme, ve yapma işlerinde bulunmadan iktisat düzenini kurmaya imkan yoktur. Üretim, tüketim, mübadele, tedavül, iaşe ve imar iktisadın rükünleridir. O halde şimdi iktisadın temel kanununu koyalım:
Çalışma yaşamanın; değiştirme borçlanmanın -biriktirmenin-; geçinme yapmanın zıddıdır ve bunlar birbirine eşittir.
İnsan çalıştığı kadar yaşayabilir. Biriktirdiği kadar değiştirebilir. Yaptığı kadar geçinebilir. Çünkü bunlar birbirine bağlıdır ve birbirinden çıkar.

Bunlardan her çifti bir mihver, bir eksen ile
gösterilebilir. Bunlardan çalışma, değiştirme, geçinme, eksenin müsbet -artı-
tarafına, diğerleri de menfi -eksi- tarafına konur.
İktisat dünyasını bir küre olarak gösterirsek:
İktisat dünyası bir küredir.
Çalışma² + Değiştirme² + Geçinme² = İktisat²
Bu formül, küreyi riyazî olarak ifade eder.
Şimdi bu iktisat dünyasını idare eden düzenin kuruluşunu anlatmaya ve değişik sistemlerin esaslarını belirtmeye çalışacağız.
İlk önce basitliği ve temelli olması bakımından İslâmiyetin tesis ettiği sistemi anlatacağız.
İslâmeyit, altı iktisat temeli için, altı düstur koymuştur.
I. Çalışmak için, çalışanların mala sahip olmaları gerekir. Çalışmak, sıkıntılı, zor bir iştir. İnsanları çalıştırabilmek için çalışıp elde ettikleri malları kendilerine vermek, mala sahip kılmak gerekir. Yalnız kendilerine değil, çocuklarına da bu mala sahip olma hakkı tanınmalıdır. Miras hakkı tesis edilmelidir. Bu, İslâm'da istihsalde -üretimde- mülkiyet düsturu ile elde edilir.
II. Yaşamak için, orta mallarının bulunması gerekir. Bir fert bütün ihtiyaçlarını kendisi temin edemez. Herkes kendisi için hususi yol yapamaz, su getiremez. Her çeşit ihtiyacını karşılayamaz. Buundan dolayıdır ki, İslâmiyet, devlet müessesesini kabul etmiş, ona vergi -zekât- alma hakkını tanımış ve bir takım hizmetler de yüklemiştir. Devletin kendisi bir orta maldır.
Orta mallar için kabul edilen esaslar şunlardır:
Devlet ancak madenlerden beşte bir, ziraî mahsullerden onda bir, ticaret malları, para ve yiyeceklerden kırkta bir olmak üzere zekât alır ve bunu orta malı olarak harcar.Başka vergi alamaz. Mecburi sigorta müessesesi kuramaz.
Bütün gayrı menkuller -taşınmazlar- esasta -Allah'ın dünyadaki temsilcisi olan- devletindir. Ancak kendisi işletemez; fertlere temlik eder, karşılığında vergi -zekât- alır. Devlet kazançlı hiçbir işe girişemez. Halka ücret mukabilinde iş yapamaz. Devlet orta malıdır. Bütün hizmetleri karşılıksızdır. Hiç bir şekilde resim ve harç alamaz. Mahkeme veya muamele masrafları isteyemez.
Orta mallardan herkes ihtiyacı nisbetinde ve karşılıksız olarak faydalanır. İslâmiyette sigorta müessesesi yoktkur. Bunun yerine zekât, bütün insanları ve işleri sigorta etmiştir.
Devlet memirluğu yoktur. Devlet hizmeti görenler ücret alırlar. Serbest iş de yapabilirler. İşleri bitince hemen ayrılırlar.
Buna iktisatta şuyûiyyet -ortaklık- denir ve İslâmiyette istihlakte şuyûiyyet - tüketimde ortaklık- düsturu ile ifade edilir.
III. Değiştirmede, malın en çok muhtaç olanı bulabilmesi için alış verişin serbest olması gerekir. BU sayede arz ve talep kanunlarına göre bir fiyat teessüs eder ve bu şekilde iktisadî bir düzen kurulmuş olur. İktisatta buna tasarruf denir. İslâmiyette bu kaide mubadelede serbest tasarruf düsturu ile ifade edilmektedir.
İslâmiyette, fiyat tahdidi, kâr haddi, asgari ücret gibi sınırlama yoktur.
IV. Borçlanmada, vurgunculuğun, çalışmadan kazanmanın olmaması icab eder. Kâr, zarar tehlikesine karşı tanınmışbir haktır. Faiz, mutlak olarak yasaktır. Kokusu bile günahların en büyüğü sayılmıştır. Bankayı devlet kurar ve orta malı olarak işletir. Herkes oraya faizsiz para yatırır ve yine herkes oradan faizsiz kredi alır.
Ticarî kredi verilmez. Çünkü o zaman zekât faiz olmuş ve arz-talep kanunlarına da müdahele edilmiş olur.
Yatırım kredileri verilir ve bu suretle yatırım planlanmış olur. Birde tüketim kredileri verilir. Buz dolabı issteyen devlet bankasından kredi alır ve buz dolabını peşin para ile satın alır.
Veresiye satışlar, baştan avans vermeler birer faiz müessesesi olduğu için yasaklanmıştır.
Buna iktisatta tarife denilmekte ve İslâmiyette bu, tedavülde tarife düsturu ile ifade edilmektedir.
V. Geçinmenin ayarlanabilmesi için, yapılacak işlerde çalışanları serbest bırakmak gerekir. Köylü, pazardaki piyasaya bakarak hangisi pahali ise onu eker. Dilerse buğday, ilerpamuk eker. Hangisi pahalı ise onu eker. Halkın en çok neye ihtiyacı varsa, o pahalı olur, çalışanlar da onu yetiştirir, onu yaparlar. Çalışanlar, çalışmalarında serbest bırakılmalı, herkes ne isterse o işi yapmalıdır. İstediği ücretle, istediği işte çalışmalıdır. İşveren de dilediği şiçiyi, dilediği zaman çıkarabilmeli ve istediği ücretle çalıştırabilmelidir. İşin selameti bunu emreder. Devlet, işçiye bütçeden -orta maldan- yardım edecektir.
İktisatta buna teşebbüs denir. İslâmiyette bu, iaşede serbest teşebbüs düsturu ile ifade edilmiştir.
VI. Memleketi imar edebilmek için, devletin planlar yapması icab eder. Çünkü, herkes her yerde yol yapamaz, ev kuramaz, fabrika tesis edemez. İşlerin bir plan ve proje içinde yapılmış olması şarttır, aksi takdirde imar olmaz, tahrip olur. Devlet, yapılacak iş ve tesislerin plan ve projelerini yapacak ve herkesin bunlara göre tesis ve inşaat yapmasını isteyecektir. Buunlar, plan ve projeye uygun yapıldıkça, orta malı olanlara, devlet, bedelini ödeyecektir.
Müteahhide her zaman iş bıraktırılabilir, müteahhid de bırakabilir. Faiz olacağı için, ihalelere ceza şartları konamaz.
Buna iktisat dilinde planlama denir ve İslâmiyette imarda planlama düsturu ile ifade edilir.

İşti bu altı düstur İslâm İktisat Duzeni'nin
temelini teşkil eder. Bu düsturlar, iktisadın temellerine paralel olduğu için bu
da bir küre teşkil eder.
Mala sahip olma, orta malı olmay; serbest alış veriş, faizin yasaklığına; serbest iş yapma, planlı iş yapmaya zıttır.
İslâm'da iktisadi düzen Bir küredir. İktisat dünyası ile calışmaktadır.
Mülkiyet² + Tasarruf² + teşebbüs² = İktisat düzeni
DİĞER SİSTEMLER:
Şimdi öbür sistemleri tarif edelim…
Öbür sistemler, zikrettiğimiz bu altı düstura, yeni bir düstur ilave edilerek veya yeni bir düstur getirilerek kurulmuş sistmler değildir. Bilakis bunlar, İslâmın bu altı düsturunun birisini kaldırmakla meydana getirilmişlerdir. Adeta kolu veya bacağı kesik insanlara benzerler. İslâmiyetin müsbetliğine karşılık, bunlar, menfidirler.
LİBERALİZM
İslâmiyetteki tedavülde tarife düsturunu kaldırıp, yerine tedavülde de serbest tasarruf düsturunu koyarsanız yeni bir rejim elde edilir ki, bu rejim liberalizmdir. Liberalizmde faiz de ticaret gibi tamamen serbesttir. Faizin tesiri ile bütün para zenginlerin eline geçtiğinden bu sistem uzun zaman yaşayamaz ve kapitalizme dönüşür. Liberalistler, her şeyin serbest olmasını ister, devletin para işlerine karışmasına bile razı olmazlar.
KAPİTALİZM
İslâmiyetteki istihlakda da şuyûiyyet -tüketimde ortaklık- düsturunu kaldırıp yerine istihlakde de mülkiyet esasını alırsanız kapitlizmi kurmuş olursunuz.
Bu rejimde yol, köprü gibi şeyler dahi orta malı olmayıp hususi şahıslarındır. Herkes ücret vererek bunlardan faydalanacaktır. Bu rejimde çalışamayanlar, ya emeklilik ya da aile müessesesi vasıtası ile yaşatılmaktadır. Bu rejimde orta malı bulunmamaktadır.
Bu rejim de uzun zaman yaşayamamakta, devlet müdahelesi mecburiyeti hasıl olmakta ve sosyalizm doğmaktadır.
SOSYALİZM
İslâmiyetteki mübadelede serbest tasarruf düsturunu kaldırır, yerine mübadelede de tarife esasını alırsanız sosyalizm doğar. Sosyalizmde her şey devlet tarafından belirlenmiştir. Malların kalite ve cinsleri tesbit edilmiş, fiyatlar devlet tarafından konmuştur. Bu rejimde serbest alış veriş kaldırılmış, devletin emrine veya kontrolüne verilmiştir.
Bu rejim de devamlı olamamakta, devletçiliğin işleri sürüncemede bırakması neticesinde ihtilal olmakta komünizme gidilmek zarureti doğmaktadır.
KOMÜNİZM
İslâmiyetteki mübadelede serbest tasarruf düsturunu kaldırır, yerine istihsaldede şuyûiyyet -üretimde de ortaklık- esasını koyarsanız komünizm rejimi ortaya çıkar. Komünizmde hususi mal diye bir şey yoktur, her şey orta malıdır.
Oturduğunuz koltuk sizin değildir; oturduğunuz kadar oturursunuz, ayrıldığınızda başkası gelir oturur.
Elbise sizin malınız değildir; giydikçe sizindir, çıkardınız mı başkası giyer.
Lokantada yemek bedavadır.
Bu nizamda her şey bedavadır; çalışmak da, yaşamak da.
Bu rejim çok kısa ömürlüdür, doğması ile ölmesi bir olur, devlet sosyalizmine götürür.
DEVLET SOSYALİZMİ
İslâmiyette ki iaşede teşebbüs düsturunu kaldırır, yerine iaşede de planlama esası nı koyarsaınz devlet sosyalizmi meydana gelir.
Bu rejimde her şey devlet tarafından planlanır ve fertler devletin memuru olarak çalışırlar. Bu rejimde serbest teşebbüs yoktur, herşey devlet planına göre yapılır.
Bu rejimin silahlı müdafii Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği olduğu için, bu rejime Sovyet Sosyalizmi veya Rus sosyalizmi de denilir.
Bu rejim de devamlı değildir, yavaş yavaş liberalizme doğru kayar.
TEŞEBBÜS KAPİTALİZMİ
İslâmiyetteki imarda palnlama düsturunu atar, yerine imarda da serbest teşebbüsü koyarsanız teşebbüs kapıtalizmi meydana gelir. Kapıtalizm, bazen sosyalizm yerine teşebbüs kapitalizmine dönüşür ve ömrünü biraz uzatır. Bu rejimde devlet planlaması diye bir şey yoktur. Her şeyi özel teşebbüs planlar.
Bu rejimde ömürlü değildir. Eninde sonunda sosyalizme doğru kayar.
Görülüyorki, İslâmiyetteki altı esastan, altı düsturdan biri atıldığında, bozulmuş, dejenere edilmiş bir sistem doğmuş olur ki, bunlara ekonomik doktrinler denir.
Şimdi temel kaideyi ifade edelim:
İslâmî rejimden başka bütün rejimler kararsızdır, değişmeye, bozulmaya mahkumdur. Kararlı tek rejim İslâmiyettir.
Bütün rejimler bir tek formülle ifade edilir:
İslâmiyette, mesela istihsal, emek ile sermayenin çarpımı olarak ele alınmaktadır. Yani emeksiz sermaye, sermayesiz emek istihsal vasıtası olamaz.
İstihsal = Sermaye * Emek
Avrupada ise istihsal, emek ile sermayenin toplamıdır. Yalnız başına emek veya yalnız sermaye istihsal vasıtasıdır.
İstihsal = Sermaye + Emek
Tabii nizamdaki emeği çözer, formüldeki yerine koyarsak:
İstihsal = Sermaye + (İstihsal) / sermaye
Bu esasa göre:
İktisadi Düzen² = (Mülkiyet + Km / Mülkiyet)² + (Tasarruf + Kt / Tasarruf)² + (Teşebbüs + KT / Teşebbüs)²
Umumî iktisat düzeni formülü elde edilmiş olur.
Bu formülde: Km, Kt, Kş değişik değerler olmak, müsbet ve menfi tarafını tutmak suretiyle başka başka rejimler meydana gelir.

KAPİTALİZM
Tam küre şeklindeki İslâm İktisat Düzeni'ni aşağıdan yukarıya doğru bastırırsak, şişkin bir yarım küre elde ederiz. Ki, bu kapitalizmi ifade eder.
Komünizm aşağıya, liberalizm sağa, sosyalizm sola, teşebbüs kapitalizmi öne, devlet soyalizmi arkaya bastırılmış, böylece İslâmî sistemin bozulmuş, dejenere edilmiş şekilleri olan rejimler meydana gelmiştir.
İslâmiyette Km = Kt = Kş = 0 dır.
Kapitalizm ve komünizmde Km 0'a eşit değildir.
Liberalizm ve sosyalizmde Kt 0'a eşit değildir.
Teşebbüs kapitalizmi ve devlet soyalizminde Kş 0'a eşit değildir.

EKONOMİK DOKTRİNLER GENEL ŞEMASI
İslâmda altı çeşit toprak varıdr:
1. MAMUR YERLER
Devlet tarafından yaptırılmış ve bakımı devletçe yapılan parklar, yollar, meydanlar, mabetler gibi umuma açık yerlere mamur yerler denir. Bu yerlerden herkes faydalanır, kimseden ücret talep edilemez, şahıslara verilemez, satılamaz. Mesela spor salonlarında, fuar veya gençlik parklarında,umumi tuvaletlerde, mabetlerde giriş ücreti almak İslâm Düzeni'ne aykırıdır. Hatta paralı sinema işletmek,lokanta veya otel açmak, su şebekesini tesis edip parayla su satmak, elektrik enerjisini ücretle dağıtmak meşru sayılmaz. Bütün bunlar devlet tarfından karşılıksız yapılır ve herkesin faydasına arzolunur. Herkes bu gibi yerlerden işgal, taksim ve münavebe usullerine göre ve ihtiyaçları nisbetinde bedelsiz olarak faydalanır. Otel ve lokanta hizmetleri, hanlar, kervansaray ve misafirhaneler ile yine ücretsiz karşılanır.
İmar planını devlet yapar, yer ve şeklini belirtir, keşiflerini yapar ve ilan eder. Dileyen müteahhitler yapabildikleri kadar yapar ve birim fiyatına göre bedellerini alırlar. Talip müteahhit olmazsa, bir yıl sonra keşif bedeli artırılır. Talip birden çok olursa, imkan varsa iş taksim olunur ve herkese bir bölüm verilir. Bunun imkanı yoksa, ehliyetlerine göre öncelik tanınır.
İşler gerekli hızla ilerlemezse, müteahhide yaptığı kısmın değeri verilerek iş bıraktırılır. Müteahhit işi kendisi de bırakabilir. Bu takdirde de yaptıklarının hesabı ödenir. Eksik ve kusurları bulunursa bedeli kesilir. İşi zorla tamamlatma olamaz. Gecikme cezası kesilemez. Artırma ve eksiltmeli ihaleler yoktur. Aynı mevsim içinde ihale bedeli değişikliği yapılamaz.
2. MESKÜN YERLER
Yapımı ve bakımı şahıslar tarafından yapılan ev, dükkan, imalathane ve depo gibi yerler şahısların mülkü olup, bunlara, meskün yerler denir. Sahipleri bu yerleri satabilir, kiralayabilir ve ölünce de varislerine kalır. Oturulan yerlere yabanclar, devlet kuvveti de olsa giremez. Gerekiyorsa ev dışarıdan sarılabilir, giriş ve çıkış yasaklanabilir, ama, içeri girilemez. Tam bir mesken masumiyeti vardır.
Boş evlere ise faydalanmak için girilebilir, ancak sahipleri gelince tahliye etmek şarttır.
Meskün yerlerden, kirada bile olsa vergi alınamaz. Ancak ticaret hanelerde asgari sermayeyi koymayan tüccar, devletçe dükkandan çıkarılır ve dükkan daha fazla sermaye koyana kiralanır. Dükkanı sahibi çalıştırıyorsa, o da asgari sermayeyi koymak mecburiyetindedir. Bu mecburiyetler sadece ticaret haneler içindir, imalathanelere böyle bir mecburiyet yoktur.
Tüccarlar sermayelerinin % 2.5'unu her yıl zekât olarak veriler.
Meskenler, harabolup yıkılmadıkça istimlak edilemez.
Boş arsaların elde tutulması ancak ödenen vergi ile mümkündür. Devlet on yıl içinde ödenilen verginin -öşrün- on katını ödeyerek boş arsa ve tarlaları istimlak edebilir. Aynı bedelle, mamur veya meskün hale getirecek kimselere devreder.
3. MEKNUZ YERLER
Halk tarafından değerlendirilen yeraltı hazineleri: maden ocakları, taşocakları, yakıt ve kömür ocakları, yeraltı suları gibi yerlere meknuz yerler denir.
Bu yerlerden, işletmek şartıyla, herkes faydalanabilir. Açılan ocaklardan faydalanma sahiplerine aittir. Açılan bir ocağın körletecek kadar yakınında başka bir ocak açılamaz. Ancak ocaktan istifade edilemiyorsa, hükümet, yanında ikinci bir ocak açılmasına izin verebilir.
Elde edilen maden ve sıvıların -petrol- beşte biri devletindir. Bu vergi olarak alınanların dışındaki madenler, serbest piyasaya arzedilir.
Devlet, büyük maden ocakları tesis ve madenlerin tasfiyesi için yardım edebilir. Ancak bu tesisler döner sermaye ile, çalışanların sahip olduğu bir şirket halinde çalışır. Devlet buradan kazanç hissesi alamayacağı gibi, zararına da iştirak edemez. Ancak faizsiz kredi açarak şirketi kurar ve iflas ettiği takdirde borçlarını bütçeden kapatır.
Kurulan fabrika ocak sahiplerine yardım edebilir.
Konumuz dışında olduğu için, İslâmın bu gibi şirketlerden burada bahsetmeyeceğiz. Yalnız şu kadarını kaydedelim ki, İslâmiyette bugünün anonim şirketi ile, iktisadi devlet teşekküllerinin yerini alan bir çarşı şirketi vardır.
Çarşı şirketinde, aynı çarşıda yerleşenler kendilerine göre bir teşekkül kurar ve düzen meydana getirirler. Bunlar o çarşı içinde tamamien muhtar bir idareye sahiptirler. Bu statü bir fabrikaya da uygulanabilir.
Bu sistem, ne devletçilik, ne de kapitalizme ihtiyaç bırakmaksızın büyük tesislerin tesislerin kurulmasını sağlamaktadır. Geçmişte bütün sanayi hareketleri böyle olmuştur.
4. MEZRU' YERLER
Halk tarafından ihya ve imar edilen tarla, bağ, bahçe, ağaçlık gibi ziraat bölgelerine mezru yerler denir. Bu yerlerin mülkiyeti ihya edenlere aittir.Başkalarına devredebilirler. Varislerine intikal eder.
Yalnız bu yerlerin boş bırakılmaması, üzerinde ziraat yapılması gerekir. Elde edilen mahsulun onda biri devletin hakkıdır, ancak ziraat masraflı oluyorsa bu hak yirmide bire düşer. Bu hak aslında devletin -Allah'ın- olan arazilerin bir çeşit kira bedelidir. Onun için bu vergi, madenlerde olduğu gibi elde edilen -hasıla- üzerinedn olup, kazanç üzerinden değiildir. Devlet bazı arazilerden elde edlenin onda biri yerine, maktu bir vergi alabilir. Buna haraç denir. Aynı şey maden ve ticarethaneler için de varit olup, fey ve cizye adını alır.
Arazısını işletmeyenlerin elinden arazileri,on yıl içinde ödedikleri verginin on katı verilerek devlet tarafından alınabilir. Devlet, bu aldığı yerleri aynı bedelle toprağı işletecek ve daha fazla vergi verecek kimselere devreder. Ancak beş yıllık vergisini borçlandırır ve araziyi haraciye haline getirir.
Vergiler, mükelleflerin beyannameleri üzerinden tahakkkuk ettirilir. Geelirlerini gizleseler de takip olunmazlar. Kredi ve değerlendirme hep bu vergi esası üzerinden yapılacağı için, gelirini gizleyen zarar etmiş olur.
İslâm nizamında bir malın en iyi şekilde değerlendirilmesi önemlidir. Bu değerlendirmede her hangi bir adalet endişesi bahis konusu değildir. Adalet, istihsalde değil, istihlakte gözetilir. Ferdin istihsal ettiği mala sahip olması, adalet fikrinden değil, istihsalın verimli olması fikrinden ileri gelmektedir.
Tarlaların azamı sınırı yoktur, alabildiğine büyük araziye de sahip olunabilir. Ancak bunları layıkıyla kullanmak şarttır. Bu da ancak öşür, cizye ve istimlak müesseseleri ile gerçekleşmektedir.
5. MEŞCUR YERLER
Tabii olarak meydana gelmiş ormanlıklar, çalılıklar, fundalıklar gibi toprak üstü servetlere meşcur yerler denir. Bu yerler tabii olarak meydana geldiklerinden amme malıdır, üzerlerinde fertlerin mülkiyeti bahis konusu değildir. Öyleyse bunların muhafaza ve geliştirilmesi nasıl mümkün olacaktır.
Bu husuta şunlar yapılabilir:
Orman; bakım, koruma, geliştirme ve kesim bakımından ihtisas isteyen bir konudur. Bu yüzden orman işleri ile, ancak ehliyet sahibi kimseler uğraşabilir.
Devlet, hangi sahalarda ne çeşit ormanların meydana getirilmesi, muhafazası veya kesilmesi gerektiğini tesbit eden bir plan yapar, bir orman nizamnamesi hazırlar. Buna göre hareket etmeyen ehliyetliler, ehliyetleri ellerinden alınarak cezalandırılırlar.
Belli bir iş karşılığında devlete ödenecek veya devletten alınacak para tesbit olunur. Planlar içinde bu da ilan edilir.
Ehliyetliler devlete baş vurarak, belli parçaların bakım, geliştirme ve kesim işlerini üstlerine alırlar. Bir yere iki talip çıkarsa, daha üstün ehliyetli tercih olunur. Bir ehliyetlinin alabileceği azami saha tesbit edilir.
Aahhütlerini ifa etmeyenlerin ehliyetleri tenzil, edenlerin tezyid edilir.
Ormandan elde edilen gelirlerin tamamı, yine ormanların yetiştirilme ve bakımı için kullanılır. Buradan ancak orman işletmelerinin masrafları karşılanır. Orman giderleri, devlet bütçesinden karşılanamaz, bu iş için başka gelir de temin edilemez. Devlet orman işletmesine ancak kredi açabilir.
6. MERALAR
Tabii olarak mevcut olan denizler, meralar ve göller gibi boş yerlere mera yerleri denir. Bunlardan faydalanma hakkı ammeye aittir, herkes serbestçe istifade eder.
Devlet bu sahalara salınmış istihsal vasıtalarından kırkta bir alır. Mesela, meraya yayılmış koyunların ve ormlanlardaki arı kovanlarının vergisi kırkta birdir.
Burada İslâm Nizamının koymuş olduğu esasları şöylece özetleyebiliriz:
Umuma açık yerlerden vergi hasıladan değil, vasıtadan alınmaktadır: süt, yoğurt, yün, et yerine koyun, deve, vs. Ticarette ve parada da kaide budur; vergi, sermayeden alınır.
Bunun manası, fert kazansın veya kaybetsin, drevlete vergi vermek mecburiyetindedir, demektir. Yani, İslâmi vergi gelir değil, sermaye vergisidir.

Umuma açık yerlerden alınan vergiler, ancak
nisabın üsstünde sermayeye sahip olanlardan alınmaktadır. Sermayenin istatistik
dağılışı tesbit edilmekte, toplumdaki en çok şahislardaki ortak para -nisab-
bulunarak, nisabın üstünde sermayeye sahip olanlardan alınan vergi -zekat-,
nisabın altında sermayeye sahip olanlara verilmemktedir.
FAKİR ORTA ZENGİN
İŞÇİ SINIF PATRON
HALK TÜCCAR
BORÇLU MEMUR

Vergi maldan alınır, kimse nakden vermeye
icbar edilemez.
Bu suretle azami sermaye kendiliğinden hudutlanmış ve kapitalizmde olduğu gibi servetin tekellerde toplanması önlenmiş olur.
SERVET
Böylece vergiyi, gelir vergisi sisteminde olduğu gibi fakir halk değil, zengin ödemektedir. Bugünün gelir vergisi sisteminde zenginin durumu tahsildarlıktan başka birşey değildir, devlet içinde devletliktir.
İslâmi sistem, zenginleri yatırıma zorlamaktadır.
Bu altı çeşit toprağın herbirine ait hususi hükümleri yukarıda arz ettik. Şimdid de bunların bağlı bulundukları umumi hükümlerden bahsedelim:
TOPRAK DEVLETİNDİR
Tohrak, üzerinde hakimyet kuran devlete aittir. Nizam ve asayişi de o temin etmektedir. Bundan dolayıdır ki, yabancılar bu topraklar üzerinde mülk edinemezler. İhtilafi dareyn temellüke manıdır. Mirasa bile manıdır. Yurt topraklarına ancak vatandaşlar sahip olabilirler, bu vatandaşların müslüman olmaları şart değildir. Toprak devlete ait olmakla beraber, onun üzerinede tasarruf hüükümetlere ait değildir. Hükümetler, devleti mutlak olarak temsil etmezler.
Toprakları, işgal eden vatandaşlar kullanır; ihya ve imar edenler ise ona malik olurlar. Vatandaşların bu selahiyetleri hiçbir hükümet tarafından kısıtlanamaz. Hükümetler, devlet adına bu toprakları kullananlardan ancak vergi alabilirler.
Hükümetler, nizaları halleder, malları muhafaza eder, vatandaşlara karşılıksız yardım yaparlar. Hiçbir zaman kazançlı işlere girişemez, ücretli hizmet yapamazlar. Arazileri işletmeyenlerin elinden topraklarını alıp, işletecek olanlara verirler.
PLANLAMA -TAKDİR-
Devlet, arazileri yukarıda zikredilen altı kısma ayırır. Herbirinin yerlerini tesbit eder, hudutlarını çizer ve harıtalarını yaptırır.
Bilhassa imar sahaları ile ormanların planları önemlidir. Buralarda iş yapacak kimselerin bu planlara uyması şart koşulur. Bu şarta uymayanların ehliyetleri ellerinden alınır.
Diğer sahalarda ise, devlet tavsiye mahiyetinde standartlama ve planlamalar yapar. Mesela, imal edilecek malzemenin evsafını tesbit eder. Ekilecek alanlarda en elverişli olanları araştırıp, tavsiye eder, kredi tevziinde bu tavsiyeye uyanlar tercih edilir.
Planlamayı, bilhassa imar ve ihya ile ilgili hususlarda devlet yapacaktır. Diğer sahalarda plan yerine serbest teşebbüs hakim olacaktır.
İMAR DOĞRU KAYIŞ
Devlet planlamasına göre tefrik edilmiş arazilerden meralar, ormanlar, tarlalar, ocaklar, meskenler mamur hale getirilebilir. Vatandaşlar, belli yollarla temellük etmek suretiyle üstünde bu tasarrufları yapabilirler. Bunun için herhangi bir yerden izin alma mecburiyeti konamaz.
Buna mukabil, mamur yerler meskün, meskün yerler meknuz, meknuz yerler mezru, mezru yerler meşcur, meşcur yerler mera haline getirilerek ters işlem yapılamaz.
Bu işlemin yapılabilmesi için, devlet planlamasının, yerine daha iyisini ikame etmek suretiyle müsade etmesi şarttır. Vakıfların satılamaz olması bu sebeptendir.
VATANDAŞ HUKUKU
Dördüncü esas da, toprakların ancak vatandaşlar tarafından kullanılabilmesidir.
İslâmiyete göre bütün insanların şahsiyetleri vardır. Herkes İslâm mahkemesine başvurup hakkını arayabilir. Ancak İslâm mahkemelerinin hükmedebilmesi için, ya hadise İslâm topraklarında geçmelidir veya taraflar rızaları ile müracaat etmelidirler.

Memlekettte mülk edinme hakkı yalnız
vatandaşlara tanınmış olup, esasında vatandaşlık bununla tarif edilmiştir.
Kendilerine mülk edinme selahiyeti verilmiş yabancılar, ancak menkul servete
malik olabilirler ve bunu da bir yıl içinde dışarıya çıkarmak
mecburiyetindedirler. Topraklara -gayri menkule- hiç bir suretle sahip
kılınamazlar. Sadece elçilikler, karşılığında memleketlerinde toprak vermek
suretiyle toprağa sahip olabilirler ve orada onların hükümranlıkları devam eder.
İşte İslâm şeriatının toprak düzeninin temelleri, esasları bunlardır. Bunların
teferruatı fıkıh kıtiplarında mevcuttur ve münakaşaları yapılmıştır.
İSLÂM'DA TOPRAK DÜZENİ
Asrımız kazanç düzeninde bütün dava nasıl ve ne kadar kazanma çekşmesidir. Bu asırda insanlar arasında "para her kapıyı açar" inancı oldukça yaygındır. Bundan dolayı bu çağa, paranın ve kazancın ilahlaştığı cahiliye çağı demekten çekinmiyoruz.
Kazancın merkez olduğu günümüzde, İslâmın kazanç hakkındaki görüşlerini bilmek her müslüman için elbette bir vecibedir. Yalnız bilmek değil, aynı zamanda bildirmek de…
Avrupa düzeninde kazanç, sermaye ile emeğin toplamına eşittir:
Kazanç = K1 Sermaye + K2 Emek
Burada Ks ve Ke birer katsayı olup, çeşitli değer ve ölçülere göre değişik değer almaktadır.
Mesela kapitalistlerde, kazancın tamamı sermayenin hakkıdır. Emeğin ise sadece bir hayvan gibi doyma hakkı vardır, kazanma hakkı yoktur. Yani bunlarda Ke = 0'dır ve formül, Kazanç = Ks Sermaye' dir.
Komünistlere göre ise, kazancın tamamı emeğe aittir. Sermaye ancak bakım masrafları alabilir, sermaye için bir kâr hakkı mevcut değildir. Yani bu rejimde , Kş = 0' dır ve formül, Kazanç = Ke Emek'tir.
Sosyalizm ve liberalizm rejimlerinde ise Ke ve Ks sıfır değildir, ancak hudutlanmış ve sınırlanmış bir haldedir. Zaruri bir muvazene kurulması istenmiştir. Buna karma ekonomi de denilmektedir.
Kazanç = ? e Emek + ? s Sermaye
Ke ve Ks ye göre bu değişik düzenler ortaya çıkmaktadır.
Bütün bunların mahiyetleri aynıdır. Hepsi kazancı kârın ve sermayenin toplamı olarak görmektedir.
İslâmiyet, bütün bu sistemleri -sağıını, solunu, ortasını- kökünden reddeder.Bunun fahiş bir hata olduğunu, tabii nizam ve kanunlara uymadığını ifade eder. Şöyle ki: Tek başına hapishaneye kapatılmış bir adam düşünelim. Bu adam ne kadar güçlü ve çalışkan olrsa olsun, ne iş yapabilir, sermayesiz hangi istihsalde bulunabilir? Halbuki yukarıdaki formüle göre bu adama da büyük bir kazanç hakkı tanınmış olmaktadır.
Bunun aksi olarak çok verimli bir tarla düşünelim. Oraya insanın girmesi yasaklansın. Bu durumuyla o tdarla ne değğer taşıyabilir ve insanlara ne kazanç temin edebilir? O halde Avrupa sistemlerinin kazanç formülü gerçeklere uymamaktadır. Çünkü, asgari limit değerlere tatbik edilememektedir.
Sonra yine Avrupanın kazanç formülü nederet kanunlarını hiçe sayymakta, az bulunanın kıymetli olacağını nazarı itibare almamaktadır.
İslâmiyete göre ise, kazanç, sermaye ile emeğin çarpımından ibarettir.
Kazanç = Sermaye * Emek
Bu formüle göre, sermayesiz emek, eemeksiz sermaye kazanç temin edemez. Hapsedilen o adamın elinde sermaye olmadığı için kazanç yoktur. -Yani, bir kenarı sıfır olan dikdörtgenin alanı sıfırdır.-
Sonra sermaye veya emekten biri diğerine göre azsa, az olanın değeri artmasınca tesir eder. Yani, az olan daha kıymetlidir. -Dikdörtgenin küçük kenarını arttırmak, çok alan kazanmak için daha kârlıdır.-
En kazançlı çalışma, sermaye ile emeğin eşit miktarda olmasıdır. -Karenin alanı, kenarların toplamına nisbetle en büyüktür.-
İslâmın koyduğu bu sistem, en tabii sistemdir. Kazanç, eşya ile olur ve insan kazanır.
O halde sermayesiz veya emeksiz kazançdüşünmek dahi mümkün değildir. Bu, en basit insanın bile görebileceği ilmi bir hakikattır.
Şimdi bu esastandoğan neticelerden sadece ikisini arzedelim:
1. Çalışmadan kazanma yoktur.
Avrupanın kazanç formülünde insanlar, çalışsın çalışmasın, iş yapsın yapmasın sadece emeklerini koymakla ücrete hak kazanırlar.
Bir memur, iş olsun olmasın daireye gidip geldikçe devletten ücret alır. Devlet ona 'işim yok, gelme' diyemez.Bir işçi için de hal böyledir. İş yapsın veya yapmasın işe geldimi patronu ona ücretini vermeye mecburdur. Hatta patron, işim yok diye işçisini çıkaramaz.
Patron, işçisi ister iş yapsın ister yapmasın asgari de olsa bir ücret vermeye mecburdur. Elde ettiği randımanın düşük olmüsondün dolayı yevmiyesini düşüremez. Çünkü Avrupa anlayışında, emek, başlı başına kazanç kaynağıdır.
Gerçi Avrupanın kötü niyetli veya cahil düşünürleri bunu sosyal adalet kisvesi altında yapmaktadırlar, ama, bunun hakikatla hiç bir ilgisi yoktur. Uişçi ve memurun hayatını ve çalışmadan kazanmasını garantiye alan bir nizam -Avrupa nizamı- işçi ve memur olmayanlar için aynı sosyal adaleti niçin düşünmemektedir. Sonra çalışmayan küçük, yaşlı ve hastalara yaşama hakkı tanımayan bir cemiyet nasıl payidar olabilir?
İş Bulanların asgarui ücretlerini tahdit eden kanun, iş bulamayan acizlere hiç bir yardımda bulunamamaktadır. Buna kanun değil, zulüm ve işkence aracı demek daha doğru olur.
İşte İslâmiyette bu şekilde bir memur ve işçi teminatı yoktur. İş varsa devlet ehline verir, yaptırır ve ücretini öder. Devlete ait iş yoksa vatandaş rızkını başka yerde arar. Devamlı memur olarak devlete tapulanmış kimse yoktur.
Patron iş varsa verir ve pazarlıkta tesbit edilmiş ücreti öder. İş yoksa veya ücreti beğenmemişse, vatandaş başka yerde iş arar. Devlet, işverenle işçi arasına katiyyen giremez.
Devletin 'muhtaçlara yardım fonu' vardır. Bir kimse iş bulamamışsa, geçinmek için serveti de yetmemiş ise, devlete müracat eder. Devlet de bütçesinden ona geçim yardımında bulunur. İşte esas sosyal adalet budur. Bunu memur, işçi, köylü, şehirli ayırımı yapmaksızın her vatandaşa aynı şekilde uygular. Çünkü İslâmiyette yaşamak yalnızçalışanların değil, bütün vatandaşlaırn, hatta yabancı da olsalar bütün insanların hakkıdır. Çalışma karşılığı olan kazançtır, yaşama hakkı değil. Yaşama, insan olma karşılığıdır. İnsanlar yaşamak için değil, kazanmak için çalışırlar.
Bütün bu neticeler, kazancın emek ve sermaye çarpımından meydana gelmiş olmasından çıkmaktadır.
2. Çalıştırmadan sermayeye kazanç yoktur. -Faiz yasağı.-
Kazancın bir unsuru olması hasebiyle sermayenin kâr etmeye hakkı vardır. Ancak emeksiz sermaye iş göremeyeceği için, hiç bir suretle sermaye kazanca hak kazanamaz. Yapılan bir işte elde edilen kazanç, sermaye ile emek arasındaki serbest anlaşma neticesinde paylaşılır. Kazanç olmadığı zaman emek ücrete hak kazanamaz. Buna mukabil, Zarar edildiği zaman da, emek hiç bir şekilde zarara iştirak etmez. Çünkü sermaye zarar etmiştir. Çalışanın da, mesela kolu kırılırsa hiç bir tazminat talep edemez. Kazanç olursa, kazanca giren iki unsurdan her biri bunu paylaşırlar. Unsurlardan birinde bir eksilme olursa, diğeri onu tazmin etmez.
İşte sermayeye tanınankazanç, bu riziko karşılığıdır.Emeğe tanınan nafakasından fazla kazanç da yine kendi rizikosu karşılığıdır.
Bu konuda son hükmü bildirelim:
İslâmiyette faiz ve garantili maaş müessesesi yoktur. Çünkü bunların her ikisi de kazanmanın formülüne, yani:
Kazanç = Sermaye * Emek
Formülüne aykırıdır.
Marks'ın 'Kapital' isimli kitabı yalanlar kumkumasıdır. İçinde olmadık hadiseler uydurulmuş, güya tarih ve isimleriyle verilmiştir. 'Kapital' bir kan ve ihtiras mecmuasıdır. İçi kin ve intikam, küfür ve sataşmalarla doldurulmuştur. Kitap, okuyucuları kandırmak için başvurulacak hilelerin bir sergi yeridir.
Fakat bunları cevaplayacak değilim. Ne zamanım, ne de haysiyetim buna müsait değildir. Sadece ben iğne ucu ile kazıyıp bulabildiğim fikirlerini mukayeseli bir şekilde cevaplandıracağım.
* * *
Marks- Bir malın iki değeri varıdr. Biri maliyet değeridir. Onu elde tmek için sarf edilmiş paraların toplamı bu maliyet değerini verir. Bu maliyete işçinin ücreti de dahildir. Bir de malın kullanma değeri vardır. Bu da alıcının ihtiyacını karşılayacak değerdir. Bu değer maliyet değerinden daha fazladır.
Patron maliyet değeri ile imal ettiği bir malı kullanma değeri ile gene işçiye zatar ve böylece kâr eder. Halbuki mal patron tarafından değil işçi trafından istihsal edilmiştir. Patron ortadan çıkmalı ve işçi malı maliyet değerinden alabilmeli.
Kapitalist- İşçi ücretini zaten çalışırken baştan almıştır. Malı işçi değil, patronunu malı ile istihsal etmiştir. Patronun sermayesi olmasaydı işçi bir iş yapabilir miydi? Alıcıya da ihtiyacını karşılayacak değeri ile vermekle hiçbir kimsenin hakkını yememiştir. Kendi sermayesinin hakkını almıştır.
Müslüman- İkiniz de yanılıyorsunuz. Mal ne maliyet değeri ile satılmıytır, ne de kullanma değeri ile satılmıştır.
Mal, mübadele değeri ile satılmıştır. Bu değerde maliyet değerinden daha büyük ve kullanma değerinden daha küçük bir değerdir. Kazanç patronla işçi arasında paylaşılmıştır. Bu paylaşma nisbetini ise alıcı ile satıcının pazarlıkta gösterdikleri kabiliyet ve maharetle taayyün etmiştir ve bu sahada insandaki iradenin bir tatbik şekli gerçekleşmiştir. Bunun için inhisarcılığı önleyelim yeter.
* * *
Marks- mal, sermaye ile emeğin birleşmesinden doğmuştur. Mal cansızdır. O bir şey artıramaz. Emek ise canlıdır, çoğaltma kabiliyeti vardır. Artan değer, kazanç işçinin, emeğin hakkıdır. Patron ortadan çekilmeli.
Kapitalist- canlı, canlıyı meydana getirir. Canlıdan eşya çıkmaz. Eşya, eşyadan yapılır. Emek, ücret olarak hakkını zaten almıştır.Artık değer,kazanç emeğin değil, sermayenindir. İşçinin başka bir hak istemeye yetkisi yoktur.
Müslüman- İkinizde yanılıyorsunuz. Kazancı, artık değeri ne kendi başına emek, ne de sermaye meydana getirilmiştir. Artık değeri, kazancı sermaye ve emeğin birleşmesi meydana getirmiştir. Neticede serbest pazarlık usulü ile bu artık değer, kazanç sermayedarlara işçi arasında paylaşılmalıdır. Adil ve faydalı sistem budur. Bunun için de serbest pazarlık usulü konmalıdır.
* * *
Marks- insan kendisinin yaşaması için lüzumlu şeyleri temin için çalışmalıdır. İşçi daha ziyade patronların zenginliği için çalıştırılmamalıdır. Patronlar kazançlarını işçilerin fazla çalışmaları sayesinde elde ediyorlar. Patronlar ortadan çekilmeli ve işçilerin çalışmalarnı azaltmalıyız.
Kapitalist- Patron işçinin çok çalışmasından kazanmıyor. Kendi sermayesine kazandırıyor. İşçiye ücret ödüyor. Sermaye sayesinde işçi, iş buluyor. O daima çalıştığının karşılığını allıyor.
Müslüman- İnsan yaşamak için değil, çalışmak için yaratılmıştır. Kainatta her varlığın işi olduğu gibi insanın da işi vardır, vazifesi vardır. Çok çalışmak vücut için, sağlık için iyidir. Ancak, her çalışan karşılığını almalıdır. Çok çalışan çok kazanmalı, az çalışanın kazancı azalmalıdır. Bunu da serbest rekabet sistemi sağlar, bütün mesele bunu korumaktır.
* * *
Marks- Patron her seferinde biraz daha parasını arttırır. Para muayyennndir. İşçiden her seferinde biraz daha para alır. İşçinin parası biter ve işçi borçlanmayabaşlar. İstihsalı artırmak daha verimli çalışmak işçiyi daha çok sömürür. Patron ortadan çekilmeli, patronun ihtiraslı esaretinden işçi kurtulmalı.
Kapitalist- Memlekette ne kadar istihsal çoğalırsa mal okadar ucuzlar ve işçiler bu sefer az para ile çok mal almak suretiyle kendi refahlarını arttırır. Patron malı üretip kendisi kullanmıyor ki, bütün üretilen mallar yine işçiye gidiyor. Patronun sermayesi artıyor demektir. Neticede işçilerin ücretleri artacak demek. Burada işçinin zararı nerede? Bilakis patron işçinin sadık hizmetkârı oluyor.
Müslüman- Marks, sen yanılıyorsun. Zenginlik para artışı değil, mal artışıdır. Ve ikisi birbirinden ayrıdır. Mal üreticiden istihlak edene giderken para aksi yolu takip eder.
Kapitalist, sen de yanılıyorsun. Her zaman mallar işçilerin kullanacağı halk ihtiyacı mallar olmaz. Zenginlerin lüks ve israf mallaarı üretilirse bundan işçi ne kazanabilir? O halde işçinin elinde para olmalı ki mal satın alınabilsin. Bunu da patron para biriktireceği yerde mülk edinirse temin eder. Faiz, parayı toplamaktır. Ticaret, mülkü toplamaktır. Bu hastalıktan kurtulma yolu faizin kaldırılması, servet ve para vergisi demek olan zekat sisteminin kurulmasıdır.
* * *
Marks- İnsan başlangıçta kendi çalışıp yaşıyordu. Sonra yaptıklarını satmaya ve kendisine lazim olanı almaya başladı. Daha sonra atölyeler kuruldu, işçi patronun yanında çalışmaya başladı. Sonra atölyelerin birleşmesinden fabrikalar doğdu. İşçi fabrikada dönen çarkın bir kolu oldu. Bu gelişmede insan serbestliğini kaybetti. Çünkü müşteri bulmak ve onun keyfine gitmek mecburiyetinde kaldı. Atölyeye gidince de hürriytini kaybetti. Patronun emrine girdi. Hele fabrikada insanlığını kaybetti, bir makinanın parçası oldu. Neticede bugünkü medeniyet işçinin sefaleti ve kayıpları ile doğdu. Hak onun, patrona ne oluyor? Çekilsin aradan.
Kaitalist- İnsan başlangıçta çok yoksuldu.Hiç bir şeyi yoktu. Alıp satmaya başlamakla yoksulluğu gitti, refah ve bolluğa kavuştu. Bir atölyede bir patronun yanına gitmekle teknik zorlukları yendi. Yalnız başına başaramayacağı şeyleri şimdi gayet kolayca başarıyordu. Fabrikaya gitmekle hayatını emniyete aldı. Onda ratık zarar etme, kazanma korkusu yoktu. Her gün çalışacak ve ücretini muntazam alacaktır. İşçi bugün bu saadete patronun çalışması syesinde erişti. Bu velinimetini unutmamalıdır. Patron yok olursa medeniyet ortadan kalkar.
Müslüman- İkinizin söylediği de doğrudur. Gelişme hem işçinin serbestliğini, hürriyetini ve insanlığını selbetti, hem de işçinin refahını, rahatını ve emniyetini sağladı. Zaten her şeyin iyi ve kötü tarafı vardır. Bundan dolayı her şeyin aşırısı zararlıdır. Orta yol tutulmalıdır. Gelişme işçinin ve patronun müşterek eseridir. Hiçbiri ihmal edilemez, ortadan kaldrılamaz. Yalnız diğeri aleyhine gelişmemeli, muvazene devam etmeli.
* * *
Marks- İşçi günlük alıyordu. Saatlık aldı, daha çok kazansın diye çok çalıştı. Sonra parça başına almaya başladı. Daha çok çalıştı. Patronlar işçinin canını aldı. Artık çekilsinler de nefes alsın işçiler.
Kapitalist- Günlük alıyordu. Hem az kazanıyor, hem de bir gün akşama kadar esir kalıyordu. Saatlık almaya başladı, hem daha adil ücret almaya hem de daha çok servet olmaya başlaadı. Hele parça başına olunca nerde ise eski hürriyetine kavuştu.İşçi çalışyorsa kendi kazancı için çalışyor. Patron onun hürriyetini iade etmiş olmakla vazifesini sonuna kadar yapmıştır.
Müslüman- Evet, işçilerin parça başına götürüye gitmesi işçinin hürriyetini ve kişiliğini iade etmiştir. Bu yol geliştirilmelidir. Fakat işçinin alacağı para azaltılmamalıdır.
* * *
Marks- Üretilen mahsul ikiye bölünür, bir kısmı işçi ve patronların kullanmasına verilir. Diğer kısmı da tekrar istihsal vasıtalarının tesisinde kullanılır. Burada arttırılıp devamlı olarak biriken mal işçinin olduğu halde patron gasp ediyor. Patron aradan çekilmeli, işçi kendi istediği kadar arttırmalıdır.
Kapitalist- Artan kısım sermaye ile meydana gelmiştir, gene işçiye iş bulunması için kullanılacaktır. Burada gasıp yok, hizmet var.
Müslüman- Artan değer patrona gitmeli, fakat artırma nisbetini tayinden işçinin tesiri olmalıdır.İşçi aldığı para ile pazara giderse istihsal, bankaya giderse yatırım istiyor demektir. Demek oluyor ki bankalar sadece yatırım kredisini açmalıdırlar. Ticari kredi kaldırılmalı.
* * *
Marks- kullanılan mal ikiye ayrılır. Büyük kısmı patronlar için, küçük kısmı de işçiler için kullanılır. Patronlar aradan çekilmeli, herkes eşit şekilde harcamalı.
Kapitalist- Patron bunu kazanmıştır. Kendi hakkıdır. Sonra patronlar çok azdır. Bunların israfı bir şey ifade etmez. Belki diğerlerin de çalıştırıp zengin olmalarını teşvik eder.
Müslüman- Memlekette zararlı olan şeylerin istihsalı yasak edilmeli.Zengin olma yolu herkese açık tutulmalı. Fakat zenginin refahını da tabii hak kabul etmeliyiz.
* * *
Marks- Patron, işçileri idaresi altına alıyor. İşçilerin hürriyetlerini kısıyor, onlara zulmediyor. Patronluk ortadan kalkmalıdır.
Kapitalist- Patron kalkarsa yerine fabrika müdürleri gelir. Hem beceriksiz hem de kazancı düşünmeyen ve siyasi ihtiraslar taşıyan bu müdürler fabrikatörlerden daha çok zulüm yapacaktır. Patron fabrikanın menfaatlerini düşünür. Bunun da işçiyi iyi bulundurmakla kabil olacağını bilir ve işçiye iyi muamele eder. Halbuki devlet memuru bunu düşünmez. İşçi daha çok ezilir.
Müslüman- Her zümrede kötü insan vardır. Kötü insan vardır diye o zümre imha veya ilga edilmez. Sadece kötülerle mücadele edilir.Bunlar cezalandırılır. Patronluk kalkamaz, ancak kötü patrona karşı işçi korunur. Bun da devlet:
Faizi yasak eder ve bütün paraların zenginlerin elinde toplanmasını önler.
Zekat alarak zenginlerin alabildiğine zengin olmalarını önler.
Alınan zekattan yoksulllara hiç bir karşılık almaksızın dağıtılır. İşçilere çalışmadan da yaşama imkanını sağlar.
Alınan zekattan küçük müteşebbislere yardım eder.
İşçi ve küçük müteşebbissten hiç vergi almaz.
Bir ferdin tek başına başaramayacağı büyük işleri devlet Marks'ın dediği gibi, bedelsiz olarak yapar. Mesela yol yapar. Enerji nakil hatlarını döşer. Hiçbir karşılık almaksızın halkın hizmetine sokar.
Orta müteşebbisler faizsiz krediler dağıtır.Büyük müteşebbise karşı korur.
* * *
Marks- ben yine tekraren diyorum ki: Üretimi arttıran vasıtalar işçinin serbestisini, hürriyetini ve kişiliğini ortadan kaldırmıştır.
Kapitalist- Hayir aksine, bunlar, işçiye refah, kolaylık ve emniyet getirmiştir.
Müslüman- İkinizin söylediği de doğrudur.
* * *
Marks- Üretim vasıtalırının artması, işin muhtevasını azaltmış, işsizlik doğurmuştur.
Kapitalist- Aksine, üretim vasıtalarının artması yeni iş yerlerinin doğmasına ve çoğalmasına hizmet etmiş, yeni iş yerleri laratmıştır.
Müslüman- Kapitalist haklıdır. İşçi sınıfını zaten bu makineler doğurdu.
* * *
Marks- İş bölümü işçiyi körletmiş, cahil bırakmıştır.
Kapitalist- Aksine işçiyi bir işte mahir kılmış ve her işçinin iş yapması imkanı sağlanmıştır.
Müslüman- Her ikisi de doğru.
* * *
Marks- Çalışma şartları gittikçe anormalleşmektedir.
Kapitalist- Bilakis gittikçe düzelmektedir.
Müslüman- İlk devirlerde imkansızlık yüzünden anormalleşiyordu. Şimdi ise teknik gelişmiş ve istihsal vasıtaları çoğalmıştır. Durum iyiye gidiyor.
* * *
Marks- İşçi baskı altında esir ve istibdatle inliyor.
Kapitalist- Aksine hayatı emniyete girmektedir.
Müslüman- İşçi ayrı ayrı patrondan zayıfdırlar. Devlet onu korumalıdır. Mali yardımla desteklemelidir. Birleşince de işçiler daha kuvvetlidir, o zaman da devlet patronları korumalı.
* * *
Marks- İşin çalışma süresi uzuyor.
Kapitalist- Makinaların icadiyle işçilerin işleri hem rahatlıyor, hem de kısalıyor.
Müslüman- Marks, sen çok tenakuzlara düşüyorsun. Demin makinelerin iş muhtevasını asalttığını, şimdi de iş saatleriin uzatıldığından bahsediyorsun. İşçiye kendi ihtiyarı ile çalışma imkanı sağlanmalı. Çok çalışan çok kazanabilmeli. Bu, en ideal bir şekil, nasıl oluyor da bu kötü bir şey ilan ediliyor.
* * *
Marks- Kadın ve çocuklar çalışıyor.
Kapitalist- Kendi istekleri ile ve hafif işlerde.
Müslüman- Bunda kötülük değil, iyilik vardır. Kapitalist! Marksı, sen doğurdun, çünkü sen Allah'ın emirlerini dinlemedin. Zekât vereceğin yerde kitabında yasaklanan faizi aldın. Şimdi kendi piçinle canını vermektesin. Beni dinlersen kurtulabilirsin. Faizden vazgeç ve zekâtını ver, yoksa Marks söylemeye ve yapmaya devam edecektir.
* * *
Marks- "İlk birikmenin biricik kaynağı kılıç ve ateş olmuştur. Hiçbir zaman bu tatlılıkla sağlanmamıştır. Bugün ise üretim vasıtaları kanın ve ateşin yerine geçmiştir. Gürültüsüz, patırtısız medeniyetle tamamiyle uygun vasıta: AÇLIK!" Tek çare işçilerin nasırlı elleri ile kapitalisti boğmalarıdır.
Kapitalist- Benim ne kabahatim var, durun, beni bırakın, mallarım sizin olsun.
Müslüman- Heyhat, baştan dinlemedin. Tavsiyelere uymadın. Kendi günahını kendin çıkardın. Artık şimdiki vaveylan fayda vermeyecek.
Marks, senin de vazifen bitti. Mücrim kapitalizmi büyük bir cinayetle yıktın. Artık senin de vazifen bitmiş, ömrün sona gelmiştir. İşlediğin cinayetin cezasını çekeceksin. Ve böylece yer yüzü iki belalıdan kurtulmuş olacaktır.
* * *
"Allah, insanların kötülerini yine insanlarla defetimiş olmasaydı yeryüzü fesada uğrardı. Allah alemlerin üzerinde fazilet sahibidir." (Bakara (2), 251)
"Karada ve denizde fesat zuhur etmiştir. Bu insanların kendi elleri ile işlemiş olduklarının neticesidir. Böylece belki vazgeçerler diye yapmış olduklarının cezasını biraz tattırıyor." (Rum (30), 41)
"Şimdi siz Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. İçinizde cimrilik eden var. Cimrilik eden kendine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz muhtaçsınız. Eğer bu emre uymaz da Allah yolunda harcamalar yapmazsanız Allah sizi sizden başka bir kavimle değiştirir de sonra onlar sizin gibi olmazlar." (Muhammed (47), 38)
Pakistanlı E. İkbal Kureşî'nin, Doç. Dr. Salih Tuğ tarafından türkçeye çevrilmiş Faiz Nazariyesi ve İslâm adlı kitabında, fazlalık faiziyle nesie faizi haakkında uzun malumat verilmiş ise de bazı noktaları müphem kalmış bulunmaktadır.
Fazlalık faizi, zamanla artmayan faizdir. Bin TL. na mukabil bin elli lira alınırsa ve bu fazla olan elli lira zamanla çoğalmazsa fazlalık faizi olmuş olur. Cahiliye arapları arasında bu faiz meşru sayılıyordu.
Nesie faizi ise, zamanla artan faizdir. Bin liraya mukabil, birinci sene binelli, ikinci sene binyüz, üçüncü sene binyüzelli TL. Olarak alınırsa buna nesie faizi denir. Bu faiz cahiliye arapları arasında da gayrı meşru sayılıyordu. Ancak her devre sonunda yeniden fazlalık faizi olarak anlaşma yapıyor ve hilei şeriiyye ile nesie faizine fiilen devam ediyorlardı. Zamanla bu yol ile nesie faizi de meşru hale gelmişti. Sadece her devre sonunda akit yapma mecburiyeti vardı.
Bugünkü dilde bunun adı basit faizdir. Fazlalık faizinin adı ise komusyondur. Mürekkep faiz ise, bin liraya mukabil, birinci devre sonunda binelli, ikinci devre sonunda binyüzelli buçuk, üçüncü devre sonunda binyüzelisekiz lira olan faiz olup nesie faizinden daha ağırdır ve nesie faizi içindedir.
Kur'an "faizi katkat yemeyin" derken nesie faizini yasaklıyor. "Faiz almayın" derken de fazlalık faizi yasaklanmış bulunuyor.
Peygamber meşhur fazlalık faizini menedene hadisinde peşin olmayan alışverişleriyle peşin de olsa aynı cinsten malların mübadelesini yasaklamış bulunuyor. Peşin olmayan alış-verişler, ya veresiye satışıdır veya mal olmadan alıştır. Bunların ikisi de faazlalık faizi esasına dayanır ve yaşar.
Halka veresiye, taksitle mal dağıtılıyor ve sonra faizi ile birlikte katkat alınıyor. Bu satış, hem bir faizli muameledir, hem de az sermayedarların ticaretten çekilmesini intac eden bir muameledir. Serbest pazarlık usulünü ortadan kaldırmakta ve 'inhisar rejimi' ni doğurmaktadır.
Bir de tüccarlar halka kredi açmakta, mahsul zamanında hasılayı ucuz bir fiyatla satın almaktadır. Bu da faizli muameledir ve satıcıları mecburi satışa zorlamaktadır.
Bu iki hastalık, bugün cemiyetleri kemirmektedir. Ondört asırevvel söylenen adı geçen hadisin bugün neleri ifade ettiğini düşünürsek halimize ağlamaktan başka çaremiz kalmaz.
Peşin yapılan mübedelede de fazlalığı yasaklamış olmasının yine böyle derin bir hikmete mebni olduğu şüphesizdir. Bizim bunu tam olarak bilemeyişimizonun yokluğuna delil değildir.
Faizsiz banka üzerinde düşünenler, faiz yerine kârı ikame etmeye ve buna göre bir iktisadi düzeni bulmaya çalışıyorlar. Biz bu esasa, yani bankaların kâr şeklinde de olsa kazançlı işlere girişmesine şiddetle itiraz ediyor ve bunun faiz kadar zararlı ve haram olduğuna inanıyoruz. Sözlerimi dinledikten sonra Kureşî'nin de kanaatimize katılacağını zannediyorum.
Faizsiz bankaların bizzat ticari teşebbüslere girişmesi iktisadi, hukuki-ictimai ve dini olmak üzere sekiz manası sebebiyle mahzurludur.
I. İktisadi Mania:
a. Bankaların ticari teşebbüslere girişmesi sermaye muvazenesini bozar:
İktisadi nizamda deveranı gözönüne getirelim. Halk iş yerine gider, çalışır, para ile döner. Pazara gider, mal satın alır. Eve döner. Böylece para, ev-pazar-iş yeri-ev olmak üzere, bunun aksine emek ve mal, ev-işyeri-pazar-ev olmak üzere birbirine zıt istikamette deveran ederler. Evde ihtiyaç, iş yerinde kazanç, pazarda kâr bu deveranı besler.
Pazardaki kâr, yavaş yavaş bütün parayı tüccarın elinde toplar, halkın elinde para kalmaz, mal alamaz, siparişler durur ve deveran inkıtaa uğrar. Bu inktaın olmaması için azalan verim kanunundan faydalanılarak pazarı "sermaye vergisine" tabi tutmak icab ederki, İslâm'da buun adı "zekat"tır. Zekât öyle bir vergi sistemidir ki, normal çalışan bir tüccar, kârin tamamı elinden alındığı halde yine son gayretleçalışmaya mecbur eder. Azalan verim kanununa göre sermaye arttıkça kârın yüzdesi düşer. Öyle bir sermaye vardır ki, o miktarda kâr yüzde ikibuçuktur. Sermaye daha büyürse sermaye bu kâr yüzde ikiye düşer. Tüccar zekât verince bu meblağda kârın tamamını vermiş olur. Bu kârı yapmış olmasa da yüzde iki buçuğunu vermekmecburiyetinde olduğundan devamlı olarak son gayretle çalışmak zorundadır. Böylece adeta tüccar ücretini aldıktan sonra kârın hepsini zekât olarak verir. Bu suretle azami sermaye sınırlanmış bulunur. Azami sermayenin altındakiler çalışırlarsa azami sermayeye yükselirler. Azami sermayenin üstünde olanlar ise ne kadar çalışırlarsa çalışsınlar sonunda azami sermayeye düşerler. Biz buna sermaye muvazenesi diyoruz. Bu muvazenin bozulmasıyla inhisar rejimi doğar. Kapitalızme, sosyalizme, komünizme gidilir.
İşin nevi o işin aami sermayesini tayin eder. Mesela İzmir'de demir ticareti yapanların bu işe ayırdıkları sermaye faraza on milyonu geçerse kâr yüzde ikibuçuktan aşağı düşer ve demir ticareti zararlı iş olmaya başlar. Müteşebbisler demir ticaretinden kaçarlar ve sermaye on milyonun üzerinde muvazenesini kurar.
Müteşebbislerin sayısı arttıkça o işde çalışanlaırn çoğalması neticesinde kârın yüzdesi artış kaydeder. Dolayısıyla azamı toplam sermaye de yükseliş görülür. Buna mukabil Şahıs başına düşen kâr azalır. Dolayısıyla müteşebbislerin sayısı da azalır. Böylece müteşebbis sayısı üzerinde de bir muvazene kurulmuş olur. Faraza bu da on tüccar olsun.
Müteşebbisler arasında rekabet vardır. Herkesin azami sermayesi kabiliyetine göre faklıdır. Ortalama azami sermaye bir milyon olduğu halde çalışkan ve kabiliyetle için bu, iki milyon ve kabiliyetsiz için beşyüzbin olabilir. Eğer şahıs kendi kabiliyetine göre olan sermayeden daha fazla sermayeye sahipse zarar edere. Ve kendi sermayesine doner. Böylece sermayenin dağılışı üzerinde de zekât bir muvazene kurmuş olur.
Şimdi bu piyasanın içine bir milyon kredi açtıımız başka bir şahsı demir müteşebbisi olarak soktuğumuzu farzedelim, neticelerini sıralayalım:
Demir piyasasının azami sermayesi on milyon idi, biz bunu onbir milyon yaptık. Diğer tüccarlar zarar ederek piyasa tekrar on milyona düşmek mecburiyetindedir. Bu ise hem hukuken, hem de iktisaden mahzurludur.
Müteşebbislerin muvazenesi on kişi idi, biraz sonra birisi iflas edecek ve onbir kişi tekrar onkişiye dönecektir. Bu da mahzurludur.
Kredi verdiğimiz şahsın kabiliyeti meçhuldür. Ekseriya tecrübesizdir. Verdiğimiz krediyi azami sermaye olarak tutmaya kabiliyeti yoktur. Bu muvazeneli nizamda zarar edecek ve hem kendisini ve hem de bankayı zarara sokacaktır.
Bundan dolayıdır ki, İslâmiyette ticari kredi açılamaz. Herkes sermayesi ile ticaret yapmaya mecburdur. Ancak küçük esnaflar için sermaye yardımı yapılır, kabiliyeti varsa yükselir, büyük tüccar olur. Yoksa başka işe girişir. Kur'an'da mevcut -fukara- müssesesi işte bu sermaye yardımını temin eden bir müessesedir.
b. Bankaların ticari teşebbüslere girişmesi yatırım muvazenesini bozar. Ev-iş yeri-pazar-ev arasında deveran eden emek, mal ve ona zıt istikamette deveran eden para sistemine mal deveranı diyoruz. Mal deveranının yanında bir de imar deveranı vardır. Bugünkü dilde buna yatırım deniyor. Bu da şöyle olur; halk eline geçirdiği paranın tamamını pazara götürüp mal satın almaz. Çeşitli sebeplerden dolayı bir kısmını tasarruf eder, biriktirir. Bu biriken paralar yavaş yavaş piyasadan parayı çeker. Alış-verişler durur, mal deveranı inkıtaa uğrer. Bu inkıtaın olmaması için bu parayı tekrar deveranın içine sokmak icap eder. İşte bankalar bu işi görür ve bankasız bundan dolayıdır ki iktisadi nizam kurulamaz. Faizsiz bankaları doğuran da bu ihtiyaçtır. Faizsiz bankaları kurmadığımız müddetçe faizi yasaklamak mümkün değildir. Halk biriktirliş olduğu parayı bankalara yatırır. Bankalar yatırım kredisini açar ve mal yerine imarda bulunur. Halk, bankaya ne kadar para yatırmışsa o kadar malı az istiyor demektir. Yani halk diyor ki, ben yüzde şu kadarını gelecek için ayırıyorum. Malı ona göre az istihsal ete. Piyasaya fazla malın sürülmesi iktisadi krizler yaratır. Halbuki imarın fazlalığı hiçbir krize sebep olmaz. İşte bundan dolayıdır ki bankalar yalnız yatırım kredisini açmalılar. Ticari kredi açmamalılar. Şimdi ticari kredi açtıklarını düşünelim; tüccar bu kredi ile mal satın alacak, halbuki halkın elinde bu malı satın alacak para olmadığı için fiyat düşecek, fabrikalar duracak, halk çalışmayacak ve iktisadi kriz başlayacaktır.
Tasarruf edilen para bankaya, bankadan iş yerine, iş lerinden tekrar eve döner. Buna zıt istikamette emek iş yerine, iş yerinden borç senedi bankaya, bankadan mevduat senedi eve döner ki, neticede halk çalışarak memleketi imar eder ve mevduat senediyle buna hissedar olur. Böylece hem bir yatırım deveranı doğar, hem de mal deveranı beslenmiş ve muvazenesine hizmet edilmiş olur.
II. Bankaların ticari teşebbüslere girişmeleri hukuken de mahzurludur.
a. Para malın ve emeğin değerini ölçer. Mübadele inkısam ve ikrazda alıp ve rilen semettir. Amme tarfından hamiline tekeffül edilmiştir. Bu tekeffül paraya nakdiyyet kazandırmıştır. Yani hamili her zaman, her yerde her şey satın alma gücüne sahip kılar.
Şimdi bu tekeffüllerin nasıl karşılandığını teker teker inceliyelim:
Para ücret tekeffülü ise o emekle iş yapılmış mal veya gayrı menkul olarak sermaye karşılığı intikal etmiş bulunmaktadır. Bu itibarla amme bunu tediye etme gücüne sahiptir.
Para bedel tekeffülü ise malın el değiştirmesinden ibaret olup amme için tekeffülde artma veya eksilme mevcut değildir.
Para kâr tekeffülü ise daha evvel yaptığımız izahlardan dolayı amme bunu zekât olarak tahsile selahiyyetli kılınmış olduğundan ammenin karşılıksız bir tekeffülü kalmıyor.
Bankaların onda bir mevduata karşılık bunun on misli bir ikrazatı devlet tekeffül edince karşılıksız bir tekeffül olur. Bu tekeffül bizatihi gayrı meşrudur. Başkalarının geelecek emeklerini şimdiden satmaktan başka bir şey değildir. Bu, borcu artan borçla ödemeye çalışmaktır. Sonu hüsrandır.
Kaldı ki böyle bir tekeffülün bir şahıs ve zümre lehine olması hiçbir hukuki mesnede dayanmaz. Madem ki bu emeksiz ve sermayesiz ammenin tekeffülü ile elde edilen bir kazançtır, bunun ammeye ait olması zaruridir.
Bundan başka bir izahı şöyle yapabiliriz: Mal ve emek hareketi kadar para da hareket ederse fiyat ve ücretler muvazenede kalır. Para, mal ve emekten daha fazla hareket ettiği takdirde, paranın miktarı artmadan da mal ve emeğin değeri yükselir, pahalılık olur, yani muayyen kişilere yaptığımız karşılıksız tekeffül, diğer tekeffüllerimizi hakkıyla yerine getirmeyişimizle haksızlık etmiş oluruz.
b. Sermaye, istihlak ve istihsal arasındaki dengesizlikleri karşılayan bir depodan başka bir şey değildir. Farzedelim ki, cemiyette on ton buğdaya ihtiyaç vardır, bu ihtiyaç her güne müsavaten taksim edilmiştir.Halbuki istihsal senelik olmaktadır. Sermayesiz piyasa olsaydı, hasat zamanı buğdayın değeri sıfıra yaklaşır. Yıl sonuna doğru ise en yüksek değere çıkardı… Halbuki sermayedar bunu normal bir fiyatla satın alır ve yavaş yavaş müşterilere satar, işte bu suretle fiyatları sermaye kararlı kılar. Sermayeye ücretin üstünde bir kârın tanınması sermayenin muhafazası, yani gelecek zararların karşılanması içindir. O halde nerede sermayeye bir kâr tanınmıyorsa o, sermaye zararlarını mütekeffil olduğu içindir. Zararları mütekeffil olmayan bir sermayeye kâr tanınamaz.
Şimdi bankaya verilmiş olan paralar zararı tekeffül edemeyeceklerine göre kâra da iştirak edemezler.
Bankalar da ikrazda bulunurken iki halden birini takip edeceklerdir. Ya teminat alıp ikrazda bulunacaklar, böylece zararı tekeffül etmeyecekler, o takdirde kâra da iştirak edemezler veya zararları tekeffül ederek kâra da iştirak edecekler. Birinci halde bankaların şirket halinden çıkmış olması demektir. İkinci halde ise kendilerinin olmayan ve maliklerinin müsadesi bulunmayan bir sermayeyi teminat olarak,yani zararı karşılayan bir vasıta haline getirmektedirler ki, bu da doğrudan doğruya hile veya emanete hiyanetten başka bir şey değildir.
Zarar vaki olunca veya ticaretle iştigal eden bir banka iflas edince borçlar kim tarafından ve nasıl karşılanacak?
III. Bankaların ticari teşebbüslere girişmeleri iictimai bakamından da mahzurludur.
Halk, parayı muhafaza ve tasarruf kolaylığı sebebiyle bankaya yatırır. Ammeye menfaati olduğunu da biliyorsa bunu seve seve yapar. Yatırmış olduğu paranın kendisini sömüren bir zümre tarafından ticaret metaı olarak kullanıldığını öğrendiği takdirde parasını bankaya değil kasasına yatırıır. Bunun neticesinde baştan izah ettiğimiz iktisadi kriz doğar.
Parasını on misli değerlendirerek kullanan bir şirket, cemiyeti sömürmeye başlar. Neticede inhisarcılık ve mlum rejimler doğar. Neticesi faizden farklı değildir.
Bu nevi banka kurmak daima kârlı olup hiç bir zararı mutzammın olmadığından her müteşebbis böyle bir banka kuracaktır. Paralar dağılacak, emniyet kalkacak, bankaların gördüğü vazife görülmemiş olacak.
Ticari işlerle meşgul olan bir banka mevduatı yalnız kendisi kullanacak, başka kimselere ikrazda bulunmayacaktır. Böylece ticari rekabette hakim olan teşebbüsler diğer küçük ve orta teşebbüsleri ortadan kaldıracak, inhisar rejimini doğuracakıtr. Faizli bankaların yaptığı da aynen budur. Daha fazla olarak cüzi de olsa mevduat sahiplerine ödenen karşılıktan da kurtulmuş olacakıtr.
Netice, ticaret ile meşgul olan bankaların ictimai zararları, faizli bankalara kadar olup, sadece isim değişikliği vardır. Zaten bugün birçok bankalar faizli ikrazda bulunmayıp, kârı yüzde yüz olan teşebbüslere katılmaktadırlar. Bunlar büyük güç sahibi olduğundan piyasayı inhisarlarına almışlar ve zarar etme ihtimallerini bertaraf etmişlerdir. Hata Avrupa'da birçok mevduatı faizsiz kabul etmektedirler. İlk görünüşte faizsiz banka gerçekleşmiş gibi görünüyor. Halbuki bu, faizin semirmiş ve artık bütün rakipleri bertaraf etmix olmasından, yani memleketin bütün parasını kendisinde cem etmiş olmasından başka birşey olmayıp kemali zevaline işaret gibi bir şeydir.
İktisadi, ictimai ve hukuki bakımından, ticari bankaların faizli bankalardan hiç bir farkı olmadığı herhalde tavazzuh etmiş bulunuyor.
Sosyalistler, fiyatta maliyeti esas alır ve maliyetten üstün satışları ahlaksızlıkla tavsıf ederler. Bunun için ya ticareti hiç kabul etmezler veya kâr haddini tayin ederler. Azami kâr haddi korlar. Asgari bir ücret tayin ederler. Yevmiyeli personelin azami mesaisini, çalışma saatlerini tahdit ederler.
İslâmiyette, kâr haddi yoktur. Malın fiyatı tahdit edilmemiştir. Asgari ücret kaydı olmadığı gibi azami mesai saatleri veya mecburi tatil saat ve günleri mevcut değildir. Bunların şerii delillerini daha aşağıda, bilahere arz edeceğim. Daha evvel fiyat tahdidi üzerinde ekonomik mütalaa etmek istiyorum.
1. Eğer yeryüzünde ilk maddeler sonsuz ve aynı emekle her zaman aynı mal istihsal edilmiş olsaydı o takdirde fiyatların maliyetle hesabı düşünülebilirdi. Hal böyle olmayıp yeryüzü mahdut olup hiç bir yer diğerine benzememektedir. Kiminde çok az bir emekle pek fazla mahsul elde edilebildiği halde, kiminde büyükemekler çok az bir verim vermektedir. Malların fiyatları maliyetle tesbit edildiği takdirde:
Ucuza mal edilen ama ham maddesi az olan hemen satılır ve biterdi. Sonra o mala ihtiyaç çok fazla da olsa bulunmazdı. Buna mukabil ham maddesi çok olup emeği fazla olan mallar, piyasaya yüksek fiyatla arzedilir, yığılırdı. Alıcısı bulunmazdı.
Fiyatın maliyetle tesbit edildiği memleketlerde, insanlar az emekle çok mal elde etmekle uğraşmaz, kolayına geldiği şekilde çok emek sarfiyle az mal elde etmekle yetinirler. Çünkü onlar para kazanmış olmayacaklardır.
Fiyatı maliyetle tesbit ettiğimiz takdirde herkes emeğini en verimli sahalarda yatırmayacak en yakın ve en kolay yerleri tercih edeceklerdir. Bu suretle memleketin çok daha verimli yerleri ihmal edilecek, verimsiz yer ve sahalarda büyük yatırımlar olacaktır.
Fiyat maliyetle takarrur edince herkes kolay işleri tercih edecek, yeraltında maden kömürlerinin istihsalı ile kimse uğraşmayacaktır.
Fiyatın maliyetle tesbit edilmesi halinde en mühim nokta aynı cins malın çeşitli fiyatları olacaktır. Az emekle istihsal yapanların malları ucuza satılacak, çok emek sarfiyle istihsal yapanların mallarıpahalı satılacaktır. Yani iyi çalışmış olmayanlar daha kârlı olacaklardır. Bunun satışı nasıl tanzim edilecek? Pahalısını kime, ucuzunu kime vereceğiz?
2. Eğer yeryüzünde insanların ihtiyaçları aynı mallara aynı derecede olsaydı maliyet üzerinde bir fiyat düşünebilirdik. Hal böyle olmayıp her insanın ihtiyacı başka başkadır. İhtiyaç dereceleri de farklıdır. Kiminin boyu uzun, kimi hastadır. Kimi gençtir, kimi ihtiyardır. Bunların yaşadıkları muhit ve şartlar farklıdır. İhtiyaçları da aynı şekilde farklıdır ve ihtiyaç şiddetleri de değişiktir. İnsanın suya, içmek için yıkanmak için ve bahçesini sulamak için ihtiyacı vardır. Fakat ihtiyaç dereceleri farklıdır.
Fiyat maliyetle tesbit edildiği takdirde parası olanlar ucuza lüzumsuz malları alıp gelişi güzel sarf edecekler, öbürtaraftan ona çok şiddetle muhtaç olanlar açlıktan, susuzluktan ölürler.
Fiyat maliyeti tesbit edilen yerlerde eğer pahalıya mal ediliyorsa onu kimse almayacak, ucuza da satılamayacağından yığılıp kalacak, çürüyecek, bozulacak ve atılacak demektir. Bu ise malı ucuza satmayıp hiçe satmak olacaktır. İşçilerin emeklerini yok pahasına çürütmektedir.
Mallar, maliyette değerlenhince insanlar, bazı malları ucuza bulmuş olacaklardır. Malları hor kullanacak lüzumsuz yerde israf yapacaklardır. Mesela buğdayın maliyeti anpadan ucuz olabilir. Çünkü arpa Erzurum'da verimsiz yerde ekilmişitir, Adana'da münbit topraklarda. Buğdayı daha ucuz bulan vatandaş hayvana arpa alıp yedirmeyecek, buğdayı yedirecek; sonra insanlar, arpa yemek mecburiyetinde kalacaktır.
Maliyetin fiyatla tesbiti halinde karşılaşılan en mühim zorluk müstehlikin ihtiyacını müstahsile bildirememesidir. Bunun neticesinde müstahsil lüzumsuz malları imal etmekte ve lüzumlu malları da yapamamaktadır.
Hasılı, fiyat maliyetle tesbit edilince:
mahdut malların muhtaçlara paylaştırılması problemleri çözülemiyor ve anrşı doğuyor, istikkrar kayboluyor.
Hangi mallara ne derece ihtiyaç olduğu bilinemiyor ve lüzumsuz istihsaller oluyor, bir çok mallar heder ediliyor.
Müstahsil en çok ve en iyi mal istihsal gayretinde bulunmuyor. Gelişme ve ilreleme duruyor.
Müstehlik en az maldan en çok faydalanmayı düşünmüyor, mallar heder oluyor.
Sosyalizm bu problemi görmek istemiyor. Bu noktaları kapalı geçiyor. Yalnızkomünizm fert mülkiyetini kaldırarak devleti milletin bir babası halinde bu problemleri halletmek istiyorsa da bunun Rusya'da tatbiki netice vermemiştir.
4. Fiyatları serbest bırakınca yukarıda karşılaştığımız problemlerin hepsi en iyi bir şekilde halledilmiş olacaktır.
Fiyatlar serbest bırakılınca:
Ucuza mal edilse bile, mahdut malların fiyatları yüksek olacağı içino malları onlara en çok muhtaç olanlar alacak ve iktisatlı kullanacaklardır ve bu suretle az mallar da cemiyete yetmiş olacaktır.
Fiyatlar serbest olunca pahalı mal edilmiş olanlar ucuza satılacağından alıcıları bulunacak ve fazla mal yığılıp kalmayacaktır.
Fiyatlar serbest olunca herkes az emekle çok mal elde etmeye uğraşacak ve bu suretle istihsal artacak ve refah doğacaktır. Emekler en verimli sahalarda yatırılacak ve en çok lüzumlu mallar istihsal edilecektir. Bu suretle hem emekler, hem malllar en iyi şekilde değerlenmiş olacaktır.
Fiyatlar serbest olunca herkes kafasını çalıştırarak ve yeni icat ve keşiflerle daha sağlam ve ucuz mal istihsaliyle uğraşacaktır. Tehlikeli ve rizikolu işler daha çok kârlı olacağından oralarda yatırımlar olacaktır.
Fiyatlar serbest olunca ucuza maly edenler emeklerini daha çok değerlendirmiş pahalıya mal edenler ise emeklerini daha az değerlendirmiş olarak piyasaya aynı fiyatla arz edecekler. Bu suretle aynı malın fiyatı bir olacak veya birbirine yakın olacak, alıcılara taksimi kolaylaşacaktır.
5. Fiyatlar serbest olunca mallar herkese ihtiyacı kadar ve ihtiyacı nisbetinde varır.
Az mallar pahalı olacağından herkes o malları mümkün olduğu kadar az kullanacak ve diğerlerini de bırakacaktır. Çok olan mallar maliiyeti ne olursa olsun ucuz olacağından herkes o malları kullanmaya çalışacak ve mallar birikmeden kullanılacaktır.
Buğdayın fiyatı maliyeti ne olursa olsun arpadan daha pahalı olacağından herkes hayvana buğdayı değil, arpayı yedirecek ve buğday insanlara kalacaktır.
Malların fiyatları serbest olunca cemiyetin ihtiyacı olan mallar kârlı mallardır. Gelecek sene müstahsiller, bu malları istihsal edeceklerdir. Mal çoğalınca ucuzlayacaktır.
Uucuz olan mallar bir defa istihsal edilince maliyeti ne olursa olsun satılacaktır. Ancak bu malların istihsal edilmesinin kârsız olduğunu görenh müsstahsiller gelecek sene istihsalden vazgeçecekler ve bu suretle mallar azalacak ve dolayısıyla gelecek sene zarar etmiş olanlar bu sene kâr etmek suretiyle telafi edeceklerdir. Bu sayede müstehliklerle müstahsil arasında anlaşma vuku bulmuş olacak. Mallar piyasada lüzumu kadar istihsal edilecek ne artacak nede azalacaktır.
6. Hasılı fiyatların serbest bırakılması ile:
Mahdut mallar en çok muhtaç olanlara paylaştırılmış olacaktır.
Arz ve talep arasında denge kurulacak, lüzumlu mallar lüzumu kadar istihsal edilecektir.
Emek ve sermaye yatırımları en çok muhtaç olunan mallara ve en iyi yerlerde ve ençok mahsul alacak şekilde yatırılıyor.
Mallar, en çok faydalanılacak yerlerde ve en az kullanılmak suretiyle harcanıyor.
Görülüyor ki fiyat serbestisi Allah'ın insanlara bahşettiği en büyük nimet oluyor. Fiyat serbestisi olmayınca cemiyetin iktisadi nizamı alt üst oluyor.
Faizli nizamda, büyük sermayedarlar teşekkül eder, fiyat halkın elinden çıkıp tröst ve kartellerin arzularına ram olur. Ve yukarıda saydığımız faydaları yapamaz olur. Avrupa'daki bu buhranlar komünizmi doğurdu. Sebep faiz idi. Faizi kaldıracaklarına, fiyatı kaldırmak yeni buhranlara yol açar ve açmıştır. Kurtuluş faizi kaldırmakla mümkündür.
İktisat ilminin diliyle fiyatların tahdidi aarz ve talep kanununu bozar ve cemiyetin iktisadi nizamı bozulur. Fiyatlarin tahdidi daima o nizamı yıkmıştır.
Fiyatların tahdidi ne kadar zararlı ise işçi ücretlerinin kayıtlanması da aynı şekilde zararlıdır. Buna bir misal vermekle yetineceğim:
Bir küteşebbisin bir milyon lira parası olsa, memlekette de ikiyüz bin işçi işsiz olsa, şimdi bu müteşebbis iki yoldan birini takip edebilir.
Yüz ameleyi çalıştırır, yirmişar lira yevmiye verir ve bir apartman yapar.
İkiyüz ameleyi çalıştrır, onar lira yevmiye verir ve iki apartman meydana getirir.
Şimdi sosyalistlere sorarım, hangisi daha kârlı?
İkinci halde az ücretle çalışma halinde müteşebbis kâr etmiştir. Bir apartman yerine iki apartman yapılmıştır.
Acaba memleket zarar mı etmiştir? Asla, çünkü memlekette bir apartman daha artmış, birkaç aile bu sayede gecekondudan apartman dairesine geçme imkanı bulmuştur. Halk kâr etmiştir.
İşçiler de kâr etmiştir. Yarısı aç kalıp diğer yarısının müreffeh bir şekilde geçinmesi her halde ictimai adalete uygun değildir.
Memlekette yapılan evlerin hepsi halk için yapılmaktadır. Evler arttıkça kiralar ucuzlayacak ve bütün işçilerin bu evlerde oturmaları imkan dairesine girer.
İslâmiyette fiyat tahdidi yoktur, demiştim. Haklı olarak bunun delilini benden istemişlerdir.
İslâmiyette dört delil mevcuttur. Kur'an, hadis, icma ve kıyas. Bu delillerle davamıza delil arayalım:
Asıl olan fiyatların kayıtsızlığıdır. Binaen aleyh delili, tahdit vardır diyenlerin getirmesi icap eder. Yoktur diyenlere böyle bir şey düşmez.
Kur'an'da; "Ey iman edenler, mallarınızı, aranızda sizden rıza ile meydana gelen ticaret dışında butlan ile yemeyin" (Nisa (4), 29) denmektedir. Demek ki, rıza dışında devlet baskısı ile yapılan alış verişler batıldır. Yenmemesi icab eder, haramdır. Herhangi bir tereddüte meydan vermemek için -an teradın=rıza ile- dememiş de -an teradın minkum= sizden rıza ile) demiştir. Yani devletin veya kanunun rızası değil, sizin rızanız mühimdir, demektedir.
Sadece mallarınız demeyip -emvalekum beynekum=mallarınzı aranızda- demek suretiyle de bu serbestliğin iç piyasa ile alakalı olduğunu gösterir. Yani İslâmiyette dış tıcarette devlet müdahelesi esastır.
Akitlerde rıza şarttır. Cebir veya hile akdi iptal eder. Bundan dolayıdır ki, maliyeti yanlış olarak bildiren satıcıya karşı alıcının dava hakkı vardır.
Kâr haddi üzerinde herhangi bir icma takarrur etmemiştir. Kâr haddi üzerinde bir beyan yoktur. Demek oluyor kikâr haddinin serbestliğinde fiili icma vardır.
Hz. Muhammed: "Satılacak şeyleri pazara indirilinceye kadar yolda karşılamayın" (Buhari-Müslim) buyurmuştur. "Biri bir kıza talip olursa başkası araya girmesin biri bir mala müşteri olursa araya girmesin" demişlerdir.
Adetlerde kıyas olmaz. Kıyasla olsa olsa örfe uyulur denebilir. Halbuki mevridi nasda kıyasa mesağ yoktur. İslâmiyette fazla kâr değil, faiz haram edilmiştir.
Hiç bir müctehid, kâr haddi hakkında bir mütalaa serdetmemiştir.
Lonca ve ahilerdeki narh ve fiyatlar bir topluluğun siyaset icabı aldığı kararlar olup İslâmiyet bakımından bir mesnedi yoktur. Olsa olsa cemiyetten ihraç kayıtları mevzubahis olabilir.
Devletin iktisadi hayata müdahele etmemesi asıldır. Devlet ancak zaruri hallerde iktisadi hayatı tanzim eder. Bu da harp, yangın, kıtlık gibi fevkelade haller için mevzubahis olur ve geçicidir. Normal halin avdetiyle müdahele de kalkar. Nitekim Türkiye'de Milli Korunma Kayıtları zamanla kaldırılmıştır.
Giriş:
Kainat: Mekanda, zamanın varlığı; -Alemlerin rabbı, zaman ve mekan alemini var edip durduran demektir.- (Fatiha (1), 2)
Maddede, kudretin tesiri; -Rahman, madde ve enerji aleminde tesir etme imkanlarını bahşeden demektir.- (Fatiha (1), 3)
Canlıda, hayatın gayesi; -Rahîm, nebatat ve hayvanatı sayı ile mükafatlandıran, karşılığını veren demektir.-(Fatiha (1), 3)
İnsanda, şuurun idaresi; -Din gününün maliki, insan ve şuurun iradesi ile yaptığı işlerden dolayı suale çekip karşılığını veren kimse demektir.- (Fatiha (1), 4) olmak üzere dört rükne dayanır.
İnsan kainatı değil, kainatın şuura olan tesirini bilebilir. Bildikleri takribi ve ihtimalidir.
İnsan: İlimde, dil ile doğruyu düşünen; -Sana ibadet ederiz, derken, ilmimizle seni tanıyacak ve gösterdiğin yolları öğreneceğiz, öğreniriz demiş oluyoruz.-(Fatiha (1), 5)
İmanda, sanat ile güzeli duyan; -Senden istiane ederiz, derken de imanımızı ve imani kudretimizi senden alırız, sana teslim oluyoruz demiş oluruz.- (Fatiha (1), 5)
İktisatta, teknik ile faydalıyı yapan; -Bize doğru yolu hidayet et, derken, Allah'tan iyi amelleri talep etmiş oluyoruz. İktisadi faaliyetimizin iyi olmasını dilemiş oluruz.-(Fatiha (1), 6)
Cemiyette, hukuk ile iyiyi yaşayan; bir varlıktır. -Gazaba uğrayanların, ne de şaşırmış olanların değil, kendilerine iyilik ettiğin kimselerin, sözü ile de cemiyet içindeki yaşayışımızın sağdakilerle beraber olmasını niyaz ederiz.- (Fatiha (1), 7)
İctimai müesseseler, ferdi davranışların istatistiki muhassalalarıdır. Fert, bu muhassalalar içinde muhtardır.
Kainat, müsbet ilimlerin; insan ise ictimai ilimlerin mevzuudur.
* * *
iktisat, insanların fiili münasebetler neticesinde meydana gelen ictimai müessesedir. Tekniğe dayanır. Mevzuu, istihsal ve istihlaktır. Gayesi, faydayı çoğaltmaktır. İhtimali muhhassala esaslarına dayanan kanunları vardır. Hata, kanunu tam olarak bilemeyişimizden, şartları iyi tayin edemeyişimizden veya ihtimali muhassalayı verecek kadar bir çokluğun olmayışından ileri gelir.
Dil, iktisadi münasebetlerde anlaşma vasıtasıdır.
Sanat, arz ve talebe müessirdir.
Teknik, iktisadın mesnedidir. Hukuk, iktisadi faaliyeti düzenleyen nizamdır.
İlim, iktisadi ve teknitk faaliyetleri dirije eder.
Din, cemiyette iktisadi ahlakın yapısını kurar.
Teşkilet, iktisadi faaliyetin şekli ve müeyyidesidir.
Usûlü, evvela meseleleri vaz etmek, sonra her meseleye Kur'an'a dayanarak çözüm yolu aramak, çözümleri birleştirerek sistem kurmak ve sistemin içinde diğer çözülmemiş meseleleri çözmekten ibarettir. İslâm müctehitlerinin yolu budur.
* * *
Kainat, külli bir nizamdır. Her varlığın, her fert, uzuv, şey ve sistemin bu külli nizam içinde yeri ve vazifesi vardır. İnsanın da kainat ve cemiyet içinde yeri ve vazifesi vardır.
İnsan, çalışmak için yaratılmıştır. -"Cin ve insanı bana kulluk etmelerğnden başka bir şey için yaratmış değilim. Ben onlardan bir rızık istemiyorum, bana yedirmelerini de dilemiyorum."- (Zariyat (51), 57-58)
İnsana, çalıştığının karşılığı verilir. -"İnsan için sa'yından başka bir şey mevcut değildir, sa'yı ileride görülecek ve sonra karşılığı tastamam olarak verilecektir."- (Necm (53), 39-41)
İnsan, karşılık için çalışır. -"kötülük yapan,kendine yapmış olur." (Yunus (10), 108), "Şükreden kendisi için şükretmiş olur." (Yunus (10), 108), "Şükreden kendisi için şükretmiş olur." (Neml (27), 41), "Arınan kendisi için arınır." (Lokman (31), 12), "İyilik eden kendine iyilik etmiş olur." (Fussılet (41), 36)
* * *
II.
İlk insan aileler halinde yaşıyordu, fert halihde yaşıyan insan yoktu. Kadın evde yemek yapıyor, temizlik işleri ile uğraşıyor, çocuk yetiştiriyor ve evde yapılan işlerde kocasına yardım ediyordu. Vücut ve ruhi yapılışı ev işlerini yapmaya müsait olmayan erkek ise dışarda iş yapıyordu. Av avlıyor, meyve topluyor ve kütecavizlere karşı koyuyordu. Bu ilk insan hürdü, fakat büyük zorluklarla karşı karşıya idi.
Av ve meyve bulamadığı günlerde açlıkla karşı karşıya idi.
Bol av ve meyve topladığı günler ise fazlasını kullanamadığı için atıp çürütüyordu.
Bazı malları bol bulabiliyor ve bazı malların sıkıntısını çekiyordu.
* * *
İnsanları bu sıkıntıdan kurtarmak için Allah, peygamberleri gönderdi ve mübadele nizamını kurdu.
İnsanlar akşamleyin eve dönerken ibadet yerlerine gidiyor, hem Allah’a tapıyor, hem ellerindeki malları değiştiriyorlardı. Kendisinden fazla olanı veriyor ve olmayanı alıyordu. Fazla mallarını ise bozulmaz ve çürümez mallarla değiştiriyor, eve getirip depo ediyordu. Sonra av avlayamadığı, meyve toplayamadığı günlerde tekrar mabede gidiyor ve günlük ihtiyacı olan mallarla değiştiriyordu.
Bu değiştirmenin muhite teşmil edebilmesi için haftada bir gün meydanda toplanılıyor, hem haftalık ibadetler icra ediliyor, hem de mallar daha geniş çevre içinde mübadele ediliyordu.
Bu mübadelenin daha geniş olarak memleket halkına teşmil edilmesi için dinler, senede birkaç günü, hac günü olarak ilân etmişti, insanlar, her taraftan gelerek senede bir, bir yerde toplanarak yıllık âyinlerini icra eder ve ellerindeki malları mübadele ederlerdi.
İşte namaz ve hac ibadetlerinin iktisadî mânası bu idi.
* * *
Beşeriyet geliştikçe tüccar sınıfı ve para doğdu. Halk, malı pazara götüreceği yerde, tüccar malı iş yerinde alıyor ve halkın ayağına götürüyordu. Erkek, çalışıp elde ettiği malı, hemen ilk fırsatta satıyor ve eve para ile dönüyordu. Sonra satış yerlerine giderek istediği malı satın alıyordu. Böylece ilk iktisadî deveran başladı.
Mal, iş yerinden pazara, pazardan eve geliyor, buna mukabil para evden pazara, pazardan iş yerine gidiyordu. Oradan tekrar eve dönüyordu. Para, mala kanallık vazifesi görüyor, iş yerinde kazanç, pazarda kâr, evde ihtiyaç bu deveranı besliyordu.
Bu mesut nizâma bazı hastalıklar arız oldu:
a. Para pazarda tüccarın elinde toplandı. Halkın elinde para kalmadı ve dolayısıyla iktisadî deveran durdu.
b. Halk, zengin ve fakir diye ikiye ayrıldı ve zenginler fakirleri ezmeye başladı.
c. Halkta işsizlik ve parasızlık sefaleti doğurdu.
d. Zenginlerdeki bol para ise onları sefâhata daldırdı.
Böylece iktisadî çağlardan üçüncünün de ömrü sona erdi
* * *
Allah, yeniden peygamberler gönderdi ve zekât müessesesini tesis etti.
Allah'ın emirleri ile :
l. Ticarî malların saklanıp gizlenmesi yasaklanmıştır.
2. Tüccar sermayesinin kırkta birini her yıl devlete verecektir. Tüccar bunu kazansa da, zarar etse de verecektir. Evinde parayı toplayıp yığanlar da zekâta tâbidir.
3. Devlet toplamış olduğu bu parayı fakirlere ve yoksullara dağıtacak ve yol, kervansaraylar yapacak, borçluların borcunu ödeyecektir ve kölelerin azat edilmesi için harcanacaktır.
4. Mallar israf edilemeyecektir.
Bu emirlerin tatbiki ile yeni bir iktisadî nizam doğdu.
Tüccar, kâr etse de zarar etse de zekâtını vermek mecburiyetinde olduğu için elindeki paralar yavaş yavaş erimeğe başladı. Devletin almış olduğu para halka dağıtıldı. Halk eline geçen para ile pazara gitti. Tüccarlar malını sattı, sipariş aldı. Böylece halk iş buldu. Tekrar eski iktisadî deveran yeniden canlandı. Devlet münâkale imkânlarını da geliştirdiği için bu iktisadî deveran daha da şiddetlendi ve gelişti. Tüccar, servetinin zekâtını ödeyebilmesi için küçük kârlarla ve son gayretle çalışmak mecburiyetinde kaldı. Bolluk ve bereket yine ülkeleri nimetlere gark etti. îşte bugünkü dünya medeniyeti bu zekât müessesesinin neticesidir. Ve Allah’ın bir lutfudur.
Bu devrin altın çağına da hastalıklar arız oldu.
Bu hastalıklara sebep faizdir. Halk mal ticareti yerine para ticaretine başladı. Para vasıta iken gaye haline geldi. Halk tasarrufa meyletti, tefecilik aldı yürüdü. Memleketi karaborsa sardı. Halk tekrar borçlu ve alacaklı diye iki sınıfa ayrıldı.
Ticaret ve iş yerleri tekellerin eline geçti. İşsizlik arttı. Bir taraftan sefahat, diğer taraftan sefalet, bir taraftan vurgunculuk, diğer taraftan iflâslar, israf, enflâsyon ve deflasyon birbirini kovaladı.
Neticede insanlık büyük iktisadî krizler geçirmeğe başladı. Devlet müdahale etmek mecburiyetinde kaldı, devletçilik doğdu, îşler yürümedi, diktatörler türedi, halk isyan etti, komünizm doğdu.
Allah, Kur'an’da bu hastalığın şifasını bildirmiş bulunmaktadır :
1. Zekât müessesesi,
2. Karz-ı hasen müessesesi.
Senelerdir İslâmî bir bankanın kurulup kurulamayacağı, kurulursa statüsünün ne olacağı, faiz alıp vermeyeceğine göre ne şekilde mevcudiyetini idame ettireceği münakaşa konusu olmaktadır.
Bu konuda inanan insanların muhtelif görüşleri ortaya çıkmaktadır. Prof. Dr. Sabahattin Zaim Bey, faizsiz bankada giderlerin devlet bütçesinden karşılanmasını adalet yönünden haksız olarak nitelemektedir.
Biz bu görüşe iştirak etmiyoruz. Paraya mutlak olarak bir kazanma şansını tanımıyoruz.
Kâr sermaye karşılığı olmayıp riziko karşılığıdır. Ancak rizikoyu sermaye taşıyabileceğinden kâr sermayenin görünmektedir. Faiz, rizikoya iştirak edilmediğinden meşru değildir. Binaenaleyh rizikosuna katılmadığımız müddetçe banka masraflarını müstakrize yüklemek haksızlık olur.
İslâmiyet bunu da yasaklamış ve bu nevi faize -faizi fazl- demiştir.
İktisadî nizam içinde devletin yeri, İslâmiyet’te tayin ve tarif edilirse, faizsiz bankada giderlerin devletçe karşılanması hususunun mahiyeti daha iyi anlaşılmış olacaktır.
Devlet, belli bir toprak üzerinde hâkimiyeti elinde tutan içtimaî bir teşkilâttır.
Devletin iki temel vasfı vardır, hâkimiyet ve yurt. Hâkimiyet, o toprak üzerinde kurulu nizama karşı gelen her türlü iç ve dış kuvvetleri bertaraf etme gücüdür. Buradan ilk çıkan mâna devletin yurt içinde kurulu bulunan nizamın bekçisi olmasıdır.
Bekçi olmazsa, nizam olmaz, nizam olmayınca da hiç bir hak ve mülkiyet olmaz. Fertler mülkiyeti devlet adına alırlar ve yine onun adına kullanırlar. Devlet deyince hükümet anlaşılmadığına göre, malların adına fertler tarafından tasarruf edilmesinde bir çelişme yoktur.
Devlet kendi mülkü üzerindeki tasarruf haklarını hükümete değil de bir nizam içinde fertlere vermiştir, hükümet fertlerin elinden bu tasarruf hakkım alamaz, ona bu salâhiyet verilmemiştir. Hükümetin vazifesi fertlerin tasarruf esnasında nizama riayet edip etmediklerini kontrol etmek, mevcut nizamı yaşatmaktır. Sosyalistlerde devlet ve hükümet mefhumları mutedahil kullanıldığı için devlet haklarını hükümete tanımakta, bu da zulüm olmaktadır. Hükümet, nizamı yaşatmakla vazifeli olduğundan kendisine vergi alma hakkı tanınmıştır. Hülasa edersek:
1. Bütün mülk devletindir,
2. Devlet mülkteki tasarruf hakkını fertlere tevdî etmiştir. Bunlar belli nizam içinde birbirine devir ederler.
3. Elde edilen kazançlar üçe bölünmektedir.
a. Fert bu kazançtan kendisini ve ailesini beslemektedir.
b. Fert kendisine tevdi edilen bu devlet mülkünü artırmaktadır.
c. Hükümet bu ferde tevdî edilmiş mülkten amme hakkını almakta ve amme hizmetine harcamaktadır. –Zekât=vergi.-
4 — Kazançtaki bu bölünme bir nizam içinde cereyan etmektedir. Fertlerin kendisine ve ailesine ayıracağı kısmı hudutlamak için israf yasaklanmış bulunmaktadır. İsraf ihtiyaçtan fazlasını kullanmaktır, veya beslenip yaşamamıza yaramayacak şekilde kullanmaktır.
Hükümetin alacağı hisse de yine kati surette tesbit edilmiş bulunmaktadır. Hükümet bundan fazla bir şey alamaz. Bu da İslâm devlet nizamının esasıdır.
Mahdut olup tükenmeğe mahkûm amme mülkünden faydalanılarak elde edilen madenler gibi mallardan beşte bir,
Mahdut olup tükenmeğe mahkûm olmayan amme mülkü inhisar altına alınarak elde edilen zirai ve bunlar gibi mallardan onda bir,
Mahdut olup tükenmeğe mahkûm olmayan ve inhisar altına alınmayan mera, ticaret yerleri ve bu gibi sahalarda kullanılan vasıtalardan -para, hayvan- kırkta bir hükümet hakkıdır.
Hükümet bunun dışında her hangi vergi ve rüsum alamaz.
Hükümet almış olduğu bu vergi –zekât- karşılığında aşağıdaki işleri yapacaktır. Alınan zekât fertlerden değil fertlerin elinde bulunan âmme mülkünden alınmıştır. Bir nevi mülkün kirasıdır. Devlet tahsil etmiş ve hükümetlere kendilerine tevdi etmiş olduğu hizmetlere karşı vermiştir.
Devlet, hükümete alınan zekât –vergi- karşılığında şu altı hizmeti yaptırmaktadır:
1. Can emniyeti.
2. Mal emniyeti.
3. Akit emniyeti.
4. Alacak emniyeti.
5. Hayat emniyeti.
6. İş emniyeti.
Şimdi bunları sıra ile gözden geçirelim.
1. Devlet, herkesin canını korumakla mükelleftir. Fertlerden birine her hangi bir tecavüz vuku bulur, hayatına, ırzına, hürriyetine kast edilirse, hükümet derhal harekete geçer, evvelâ suçluyu bulur, sonra da kısası tatbik eder. Kısasın tatbiki mümkün değilse veya mağdur kısasdan vazgeçerse diyete –tazminata- mahkûm edilir ve tahsil ederek mağdur ferde teslim eder. Hükümet bu hizmetleri görürken fertten hiç bir suretle hiç bir harç veya ücret alamaz. Fert ücretini savaşmak ve vergisini vermekle ödemiş bulunmaktadır. Devlet bu işte o kadar vazifelidir ki suçluyu bulamazsa, kendisi öder.
2. Mal emniyeti, tasarrufu fertlere tevdi edilmiş mülkteki bu ferdin tasarruf haklarını devletin korumasıdır. Ferdin zilyed bulunduğu mallara bir tecavüz vuku bulduğu takdirde hükümet harekete geçer ve mütecavizin elinden malı alır ve zilyede teslim eder. Eğer mal heder edilmişse tazmin ettirir. Bunun için de fertten hiç bir masraf talep edilemez.
Devletin buradaki mesuliyeti o kadar fazladır ki, eğer hırsızı bulamazsa veya tahsil edemezse, devlet kendisi bunu tazmin etmekle mükelleftir.
3. Akit emniyeti, fertler tasarrufu anlaşmalarla yaparlar. Anlaşma yaparken tamamen serbesttirler. Kimse karşı tarafı anlaşmağa icbar edemez.
Hattâ bu hususta hile dahi kullanamaz. Ancak anlaşma vuku bulduktan sonra taraflar anlaşmalara riayetle mükelleftirler. Artık anlaşmalarından rücu edemezler. Taraflardan biri rücu ederse diğeri devlete başvurarak karşı tarafı zorla riayet ettirir, Hükümet akitleri inceleyip hükme bağlamak ve icra etmekle vazifelidir. Bunun için hükümet fertlerden hiç bir harç ve masraf isteyemez.
4 . Alacak emniyeti: Kazançlar, çalışma ve riziko karşılığıdır. Tehlikesi bulunmayan veya emek verilmeyen bir yerde kâr mevzuu bahis olamaz. Bundan dolayıdır ki, kumar ve faiz gibi akitler yasaklanmış, devletçe himaye edilmemiştir.
İslâmiyet’te ödünç sadece bir iyilik olsun diye verilir. Devlet böylece bankaları bizzat işletmekle mükelleftir. Para zaten devlet malıdır. Para içtimaî değerdir. Fertlerin ihraç etmeleri caiz olmaz.
Alacakları tahsil etmek de devletin vazifesidir. Hattâ borçlanma kendi aracılığı –banka- ile yapılmışsa tahsil edilemeyen alacakları devlet tediye eder.
Devlet bütün bunları almış olduğu zekât –vergi- karşılığı yapıp fertlerden hiçbir suretle bir ücret, komisyon ve masraf karşılığını beklemez.
Fert bankaya para yatırır iken devlete emanet etmiş oluyor, bundan bir muhafaza ücreti istemek devletin muhafaza vazifesini yapmaması demektir. Borç alan kimse rizikosunu üstüne alarak almaktadır. Banka rizikoya iştirak etmediğine göre borç karşılığında hiç bir kâr talep edemez. Devlet hizmetlerinin karşılığı zekât –vergi- olduğundan ayrıca bir masraf veya ücret de isteyemez, İslâm Devlet anlayışında hükümetin kazançlı işlere girişmesi memnudur. Kazançlı işler fertlere bırakılmıştır. Çünkü fert çalışacak, çalışmadan kazanmak olamaz.
5. Hayat emniyeti: Bir cemiyette herkes çalışma imkânına sahip değildir. Çalışanlar nüfusun yarısından azdır. O halde insan hayatını çalışma ile emniyete almak mümkün değildir, insan hayatı amme gelirleri ile, zekâtla, emniyete alınmalıdır.
Bunun için şu müesseseler kurulmuştur:
a. Yoksullara, geçinecek kadar kazancı olmayanlara geçinme yardımı yapılır. Adam tembel olsa ve bu yüzden kazancı olmazsa onun karnını doyurmak yine devletin vazifesidir. Çünkü yaşama hakkı çalışmanın karşılığı değildir. Zorla çalıştırmak iş emniyetini ihlâl eder.
b. Hastalar, bunlar çalışma gücüne sahip olmadıkları gibi kendi kendine bakabilecek güçte de değillerdir. Bunlar, akrabalarının yanına verilir ve baktırılır. Devlet akrabalara malî yardımda bulunur.
c. Yetimler, babalarını kaybetmiş olan çocuklar, babaları sağmış gibi yaşama hakkına sahiptirler. Çünkü, babalarının hayatı cemiyetle sigorta edilmiştir. Devlet yetimlere malen yardım etmekle mükelleftir. Bu sayededir ki harpte ölen babanın gözü arkada kalmaz.
d. Yolcular, herhangi sebeple uzağa düşmüş kimselere de devlet muhtaç olduğu yardımı yapmakla mükelleftir. Devlet kervansarayları açacak, evinde karnını doyuramayan herkes buraya gelip yiyecek, yatacak. Bu kervansaray müessesesi insanların hayatını tamamen emniyete almış oluyor.
İslâm nizamında paralı lokanta ve otel müesseseleri yoktur. Bunun yerine misafirhaneler ve kervansaraylar vardır. Tek kelime ile İslâmiyet’te istihlâk şuyuiyyet esaslarına dayanmaktadır. Mesleklere göre imtiyazlı sigorta yerine, bütün fertlerin ve malların toptan emniyeti.
6. İş emniyeti: Devlet, fertlerin istihlâklerini tanzim ve temin ettiği ve bunun için hiç bir suretle fertlerden, bir karşılık, ücret ve masraf alamadığı gibi devlet, fertlerin ayrı ayrı yapması mümkün olmayan hizmetleri de görür, bunları da tamamen karşılıksız yapar. Bunlar şunlardır:
a. Yolların yapılması, suların getirilmesi, enerji hatlarının tevzii, muhabere hatlarının çekilmesi, meydan, rıhtım ve barajların yapılması, plânlama ve istatistiğin yapılması, büyük dökümhane ve tasfiyehanelerin kurulması.
b. Tevzi işleri, kaza işleri, plân işleri, murakabe işleri.
c. Eğitim işleri.
d. Banka işleri.
e. Muhabere ve münakalât işleri. Devlet bu hizmetleri yaparak çalışanların hizmetine verir. Meselâ, atölyesi olana elektriği devlet bedava verir, bazı maddeleri bedava verir. Bu suretle istihsalde ucuzluk temin edilmiş olur, bu da yine istihlâk ve şuyuiyyet prensibine uyar. Netice: İslâmiyet’te devlet her türlü hizmeti yapacaktır, ancak bu hizmet karşılıksız ve şuyuiyyet esasları dairesinde olacaktır.
Fertler de her türlü işleri yapacaktır, bu da mülkiyet esaslarına göre olacak, kâr ve kazanç ferde râci olacaktır. Hükümet fertlerden zekât hakkım alacak ve âmme hizmetlerini buna karşılık yapacaktır. Zekât dışında devlet fertlerden hiçbir şey alamadığı gibi, yaptığı hizmetlere karşılık da hiçbir şey isteyemez.
İslâmiyet’te paranın sahibi devlettir, binaenaleyh para işlerini devlet görür, bankayı devlet işletir ve banka faizsizdir, masrafları zekâttan yani devlet bütçesinden karşılanır.
İslâm devlet nizamında gümrük yoktur. Ancak karşı taraf tatbik ederse mukabele edilir.
ve
DOKTRİNLER
LİBERALİZM
KAPİTALİZM
SOSYALİZM
KOMÜNİZM
DEVLET SOSYALİZMİ
KARMA EKONOMİ
VE
ORTAKLIK EKONOMİSİ
SÜLEYMAN KARAGÜLLE
www.akevler.org
İzmir-1999
I. EKONOMİK MEKAN
A. EKONOMİK FAALİYET:
a) Çalışıp Yaşama :
Ekonomi çalışıp yaşama düzenidir.
Çalışmanın bir kısmı çalışanın yaşaması, diğeri de bakmakla yükümlü olduğu kimselerin yaşaması için yapılır. Demek ki, yaşamanın iki bileşeni vardır: Biri bizzat çalışanın yaşaması, diğeri de geleceğin çalışanını meydana getirecek neslin üreyip çoğalmasıdır. Bu iki bileşen aynı güçle karşılanamadıklarına göre birbirine diktirler.
Bu riyazi olarak;
Yaşama=Beslenme + i Doyurma şeklinde ifade edebiliriz.
Çalışma insan enerjisi harcanarak yapılır. Elde edilen netice ise harcanan enerjiden daha fazladır. Bu çalışmanın verimli olmasından ileri gelmektedir. Bu verim de,
a) Çalışanın becerisi
b) Çalışma yöntemi
c) Çalışmanın birlikte yapılmasına
d) Çalışma araçları
e) Çalışma koşulları ve
f) Diğer bilmediğimiz faktörlere bağlıdır. Yani aynı enerji harcandığı halde elde edilen sonuçlar farklıdır. Buna çalışma verimi (rant) denmektedir ve bu değer de yorulmaya diktir.
Çalışma = Yorulma+ i Çalışma Verimi
Yaşama ile çalışma birbiri ile dengede olmalıdır. Beslenme yorulma ile, doyurma çalışma verimi ile dengelenmelidir.
Çalışma= -Yaşama
Yorulma= -Beslenme
Doyurma= -Çalışma Verimi
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Çalışan ve yaşayan aynı insandır. Çalışma ve yaşamanın birbirine dik vektörlerle (bileşenlere) ayrılması, ayrı ayrı hükümlere tabi tutulması yersizdir. Çalışma veriminin tamamı çalışana aittir, dilediği şekilde kullanabilir.
SOSYALİST: Çalışma verimi devletçe konacak kurallarla belirli yerlerde kullanılmalı, çalışan bu konuda serbest bırakılmamalıdır. Çalışma verimi devletindir.
KAPİTALİST: Çoğalma dondurulmalı ve çalışma veriminin büyük kısmı yeni iş sahalarına ayrılmalıdır. Çalışma verimi mülk sahibinindir.
KOMÜNİST: Çalışma verimi topluluğa aittir, onun emrine verilmeli ve bu topluca çoğalmaya harcanmalıdır. Çalışma verimi topluluğundur.
TEŞEBBÜSÇÜ: Çalışma verimi onu en iyi bir şekilde kim değerlendirirse, onun emrine verilmeli ve o çoğaltılmalıdır. Çalışma verimi müteşebbisindir.
DEVLETÇİ: Çalışma verimi hükümetlerin emrine verilmeli, onun yapacağı planla değerlendirilmelidir. Çalışma verimi hükümetlerin emrindedir.
Görülüyor ki; bütün görüşler, yorulmanın beslenme ile karşılanması gerektiği görüşündedirler. Görüşlerdeki ayrılık, çalışma veriminin nerede harcanması konusundadır. Görüşleri iki gurupta toplayabiliriz. Bir kısmı çalışma veriminin tamamını topluma bırakmakta, kullanma şeklinde farklı düşünmektedir. Diğeri ise çalışma verimini ve kullanımını bireye bırakmaktadır.
ADİL DÜZEN: Çalışma verimi bireyin çalışması ile elde edilmiştir. Bireye hak tanımazsak verimsiz işlerle uğraşmaya başlar.
Yine çalışma verimi topluluk sayesinde elde edilmiştir. Onu tamamen bireye verirsek topluluğa haksızlık yapmış ve toplu yaşamayı imkansız hale getirmiş oluruz. Çalışma veriminin bireyin ve topluluğun ortak çıkarına harcanması en adil yoldur. Bu da çalışma verimi ile bireyin ailesini beslemesi demektir. Böylece çalışma verimini bireyin emrine vermiş oluruz. Birey de topluma yeni nesil yetiştirerek hizmet etmiş olur. Bu çözüm tarzı biyolojik ve psikolojik kanunlara tamamen uygundur.
Bu gayeye ulaşmak için bazı önlemlerin alınması gerekmektedir. Evlilik dışı ilişkilerin yasaklanmalı ve bireyler evlenmeye psiko-biyolojik yollardan zorlanmalıdır. Meydana gelen aile kurumu bireyin bakmakla yükümlü olduğu bir çoğalma yuvası haline gelir. İnsanın israf ve levhiyatı önlenmelidir. Yani topluma ait malların israf edilmesinin önüne geçilmelidir.
Miras müessesesi çalışmalı, karı koca arasında mali bağlar kurulmalıdır. Ailedeki iş bölümü ile kadına ev işleri görevi verilmeli, erkek ise mali sorumluluk yüklenmelidir. Bu şekilde psiko-biyolojik özelliklere uygun adil işbölümü doğmuş olur.
b) Üretip Tüketme:
İnsanın çalışıp yaşaması eşyanın üretilip kullanılması ile olur.
Eşyanın kullanılmasında iki hususiyet vardır. Biri kullanıldığı zaman biten ve harcanan kısımdır. Diğeri ise kullanıldığı zaman bitmeyen ve tekrar kullanılmaya elverişli olan kısımdır. Bir elma yenmekle biter, bir ev ise içinde oturmakla bitmez. Bitmeyen mallar zamanla eskir. Bu nedenle yenilenmeleri gerekir. Bu iki bileşen de birbirine diktir. Bitmeye tükenme, eskimeye de yıpranma diyoruz.
Kullanma=Tükenme + i Yıpranma
Diğer taraftan üretilmenin de iki bileşeni vardır. Biri insanın yorularak kendisi tarafından üretilen miktardır. Diğeri ise bizzat üretmenin de verimli bir şey olmasından dolayı meydana gelen üretimdir. Bu iki üretim bileşeni de birbirine diktir. Bu verim de,
a) Üretim araçlarına
b) Üretim imkanlarına
c) Üretim yöntemine
d) Üretimin topluca yapılmasına ve
e) Diğer bilmediğimiz nedenlere bağlıdır.
Üretim=Üretim + i Üretim Verimi
Üretim ile kullanma birbiri ile dengede olmalıdır.
Tüketim üretim ile karşılanacaktır. Bunun doğal sonucu, yıpranmanın da üretim verimi ile karşılanmasıdır.
Üretim = -Kullanma
Tüketim = -Üretim
Yıpranma = -Üretim Verimi
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Gaye insanın eşyadaki tasarrufudur. Üretim verimi, doğal olarak onu elde edenin tasarrufunda olmalıdır. Çalışma verimi gibi bu da üretenindir.
SOSYALİST: Gaye insanın ihtiyaçlarını gidermesidir. Üretim verimi, insanın ihtiyaçlarını en iyi giderecek şekilde düzenlenmelidir.
KAPİTALİST: Gaye eşyadır, yani maldır. Üretim verimi yeni üretimler için harcanmalıdır.
KOMÜNİST: Gaye insandır, üretim verimi insanlık için harcanmalıdır.
DEVLETÇİ: Gaye devlettir, üretim verimi hükümetin emrinde devlet çıkarlarına harcanmalıdır.
Burada bütün görüşler, tüketimin üretim ile karşılanacağı görüşünü ittifakla paylaşmaktadırlar. Üretim veriminin nereye kullanılacağı konusu ise tartışmalıdır. Farklı görüşler olmakla beraber esasında iki grup ortaya çıkmaktadır. Birinci grup üretim veriminin bireyin olması tezini, ikincisi ise toplumun olması tezini savunmaktadır.
ADİL DÜZEN: Üretimin tesiri olmakla beraber, üretimin ikinci bileşeni olan verimin topluma ait bir değer olduğunda kuşku yoktur. Zira toplumun varlığı ve hukuki desteği ile artık değerler ortaya çıkmaktadır. Bununla beraber elde edilen malların bakımı ve korunması gerekmektedir. “Mal sahibine gerek, oğluna değil, babasına” atasözümüz bunun veciz bir ifadesidir. O halde mallar aslında devletin olmakla beraber, devlet bu hakkı bireylere verir ve onlara kullandırır. Diğer bir ifade ile birey, malları devlet adına idare eden bir müdür gibidir. Yalnız müdürlük, siyasi yoldan değil de iktisadi ve hukuki yoldan temin edilmektedir.
Örneğin, fazla kar etmiş bir müessese büyümektedir. Zarar eden müessese ise küçülmektedir. Neticede müdürlük yetkisi de ortadan kalkmaktadır. Zararı ikiye ayırmak gerekir. Biri milli zarardır. Tarlanın bir yıl içinde ekilmemesi böyle bir zarardır. Diğeri de bireysel zarardır. Birinin malı diğerine intikal ettiği zaman milli varlıkta bir değişme olmamaktadır. Bireysel kar ve zarar müdürlük yetkilerinin genişletilip daraltılmasında kullanılmaktadır. Milli zararlara ise önleyici çareler bulunmaktadır.
Bu esastan hareket edilerek, mülkiyet ve miras müesseseleri konulmuştur, israf ve heder yasaklanmıştır. Sermaye ve bekleme vergileri konmuştur. Tarlasını işletmeyenlerin ellerinden tarlaları alma kaidesi konmuştur. Hasılı mallar bireye verilmiş olmakla beraber, onun mutlak mülkü olarak değil de, sadece şeriatın tayin ettiği kaidelere göre o servetin yönetimi şeklinde verilmiştir. Kar zarar müessesesi, faizin yasaklığı, bu veriş ve alışı ehliyete göre işleme imkanını ortaya çıkarmıştır. Mülkiyet hakkı ile işletme hakkı ayrılmıştır.
c) Üreyip Yaşamada Denge :
Yaşlanma doyma ile, yıpranma yapma ile dengelenmektedir.
Doyurulan insanlar devamlı olarak yaşamamakta, zamanla yaşlanarak ölmektedirler. Demek bir taraftan çalışma verimi ile insan nesli çoğaltılıyor, diğer taraftan zaman insan neslini azaltıyor. Böylece iki kuvvet dengede kalıyor. Bazen çalışma verimi daha fazla oluyor ve o ülkede nüfus artıyor, bazen çalışma verimi (doyurma) daha az oluyor ve o ülkede nüfus azalıyor.
Bir taraftan yapma yoluyla yeryüzü imar ediliyor, diğer taraftan zaman o imarlı yerleri eskitiyor ve yıpratıyor. Yıpranma yapmadan daha hızlı ise o ülkede çöküntü var, demektir. Yapma yıpranmadan fazla ise o ülkede gelişme var, demektir.
Çoğalma = Çalışma Verimi - Yaşlanma (ölme)
İmar = Üretme Verimi - Yıpranma
Çalışma verimi imarla, üreme verimi de çoğalma ile artmaktadır. Netice olarak ancak dengeli gelişme mümkündür. Yani bir ülkenin nüfusu imar edildiği kadar artar ve bir ülke nüfusu çoğaldıkça imar edilir. Tek taraflı olarak sadece çoğalma veya sadece imar mümkün değildir. İlk zamanlarda imardan kısmakla nüfus artar gibi görünür, ancak biraz sonra azalmaya başlar. İmar da öyledir. Bu nedenle dengeli rejimde
İmar = Çoğalma dır.
Diğer taraftan üretme de yorulmaya eşittir.
Üretme = Yorulma
Tüketme = Beslenme
Çalışma Verimi = Üreme Verimi
Doyurma = Yapma dır.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Çalışma verimi ile üretim verimi birbirinin aynıdır. Meydana gelecek artık değerler tasarruf edenindir. Dilediği şekilde harcar.
SOSYALİST: Çalışma verimi ile üretim verimi aynıdır. Artık değerler, ona muhtaç olanlara dağıtılmalıdır.
KAPİTALİST: Çalışma verimi ile üretim verimi aynıdır. Artık değerler, üretimin arttırılmasında kullanılmalıdır.
KOMÜNİST: Çalışma verimi ile üreme verimi aynıdır. Artık değerler, nüfusun çoğalması için harcanmalıdır.
TEŞEBBÜSÇÜ: Çalışma verimi ile üreme verimi aynıdır. Artık değerlerle yeni iş sahaları ve yaşama alanları bulunmalıdır.
DEVLETÇİ: Çalışma verimi ile üreme verimi aynıdır. Artık değerlerle imar yapılmalıdır.
Batılı doktrinler, çalışma verimi ile üretim verimini aynı kabul ediyor ve bunları kendi gayelerine hizmet edecek şekilde kullanıyorlar. Bir kısmı daha çok üretime yönlendiriyor, kullanılmasını bireye veya devlete veriyor. Diğeri de daha çok tüketime yönlendiriyor, kullanılmasını da yine devlete veya bireye veriyor.
ADİL DÜZEN: Eşya insanı, insan da eşyayı doğurmaktadır. Eşyanın çokluğu ile çalışmanın verimi, insanın çokluğu ile üretmenin verimi artmaktadır. O halde biz imar ile çoğalmayı dengede tutmak zorundayız. Verimin yarısını çalışmaya, diğer yarısını da çoğalmaya ayırmalıyız. Yani artık değerlerin yarısı imara, yarısı da nüfusun artmasına harcanacaktır. Böylece toplum, ekonomik bakımdan dengeli gelişecektir. Bu hüküm, ikili ve dengeli sistemin doğal sonucudur.
Bunların kullanılmasına gelince, çoğalmaya ayrılan artık değer, devletin yardımı ile birey tarafından aile müessesesi içinde kullanılacaktır. Burada birey bazı yasaklara uymalıdır: Zina, iskat ve heder gibi.
İmarda bireysel teşebbüs, devlet planlaması içinde serbesttir. Sadece artık değerin haksız iktisabı olan ve serbest rekabet dengesini bozan faiz yasağı vardır.
Bu esastan hareket eden İslamiyet, zekat müessesesini kurmuştur. İstihsalde mülkiyet, istihlakte şuyuiyyet prensibini koymuştur. Ticareti serbest, faizi yasaktır. Çalışmada, yaşamada, hukukta ikili ve onlu sistemi kullanmıştır. Ya hep, ya hiç esasını getirmiştir. Hakları ve ödevleri kesin olarak ayırmıştır. Müdahale sistemini kaldırmış, hukuk sistemini getirmiştir. Hükümetin hak ve ödevlerini kesin olarak sınırlamış ve halkın üzerinde baskı aracı olmaktan çıkarmıştır.
II. ARZ
a) Tüketim Mallarında Arz:
Bireyin çalışıp yaşaması, üretip kullanması toplum içinde olmaktadır. Elde ettiği eşyayı topluma vermekte, sonra toplumdan ihtiyacı olan eşyayı almaktadır. Böylece topluma verilip alınan eşyaya mal denmektedir. Beslenerek kazandığı enerjiyi de topluma vermekte, toplumun görev verdiği yerde çalışmaktadır. Sonra kendisine lazım olan enerjiyi toplumdan almaktadır. Böylece topluma verilen ve toplumun emrinde harcanan enerjiye emek denmektedir.
Birey elde ettiği malı topluma vermekle elinden çıkarmaktadır. Buna karşılık bu mal toplum için üretilmiş olmaktadır. Bu işlemler satma ile olmaktadır. Yani birey malı satar, malı alan tüccar da bunu vitrinine koyarsa, eşya toplumun olur. Çünkü bu maldan artık herkes yararlanır hale gelmiştir. Bireyin kendi üretme değeri ile toplumun arz değeri biribirine diktir. Böylece satışı da biribirine dik iki bileşenin toplamı olarak düşünebiliriz. Teslim, arzdır.
Satış = Teslim + j Arz
Burada teslim üretmenin tersi olan bir işlemdir ve aynı doğrultudadır. Arz ise eşyayı vitrinlere koyup müşterinin emrine sunmaktır.
Birey malı yiyip tüketmektedir. Sonra onu sindirerek enerjiye dönüştürmektedir. Enerji meydana getirmek sindirmenin zıddıdır ve aynı doğrultudadır.
Bireyin gücü iş aramakla sıfıra inmekte, buna mukabil toplumun gücü artmaktadır. Bu suretle iş arama da birbirine dik iki bileşeni ihtiva etmektedir.
İş arama = Güçlenme + j Emek Arzı
Emek arzı, enerjinin toplum emrine sunulmasıdır.
İşte ekonominin en zor ve gerekli sorunu bu arzı gerçekleştirecek mekanizmayı kurmaktır.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Emek ve mal aynı şeydir. Birey bunu şekilde kullanılmalıdır. Arz ve talep kanunlarına tabii olmalıdır.
SOSYALİST: Emek ve mal aynı şeydir. Bunlar sahibinindir. Sermaye emekçiye ücretini vererek çalıştırır.
KOMÜNİST: Mal emeğin olmalıdır. Bireysel mülkiyet olmamamlı ve üretim ve tüketim topluca yapılmalıdır. Arz ve talep topluluğun arzusu ile olmalıdır.
TEŞEBBÜSÇÜ: Mal ve emek onlara talip olanlarındır. Serbest teşebbüsle mal ve emek değerlendirilmelidir.
DEVLETÇİ: Mal ve emek devletin planla göstereceği yerlerde kullanılmalıdır.
Batılı doktrinler emek ve malın aynı şey olduğu görüşündedirler. Sonra bütün bu doktrinler emek ve malın arzını istiyorlar; fakat, hiçbiri tam arz mekanizmasını izah edemiyor. Bir kısmı, serbest arzı ve talebi ikame ediyor, fakat emeğin serbest arzının nasıl olacağını açıklamıyor. Çünkü emek görünür birşey değildir. Diğer kısmı ise arzın devletçe yapılmasını tezini savunuyor. Fakat bunlar da malların devletçe nasıl arzedileceğini, zararların ve ihtiyaçların nasıl karşılanacağını açıklayamıyor. Çünkü serbest fiyat mekanizması olmadıkça iktisadi düzen kurulamaz.
ADİL DÜZEN: Emek ve mal ayrı ayrı şeylerdir. Emek hür insanın iradesine bağlı, devredilmez ve bekletilmez bir değerdir. Mal ise devredilebilir ve bekletilebilir. Bu nedenle ikisi aynı kabul edilemez.
İnsan emeğini ihtiyaçları için arzeder. Malı ise fazla olduğu için arzeder. Yani emek arzı aslında bir taleptir. “Ben mal istiyorum” demektir. Malın faydası vardır, dolayısıyla doyma vardır. Yani fazlalaştıkça ucuzlar, azaldıkça pahalılaşır. Emekte ise kendisi fayda taşımadığı ama faydalı şeyleri meydana getirdiği için doyma yoktur. Fazla olduğunda ücretlerin düşmesi, az olduğu zaman da ücretlerin yükselmesi doğru değildir. Bu nedenle emek, arz ve talep kanunlarına tabi tutulup serbestçe arzedilemez.
Sonuç olarak mallara uygulanan hükümlerle emeğe uygulanan hükümlerden farklıdır.
Emek akitlerinde, taraflardan herbiri her an vazgeçebilirler. Emekle ilgili akitlerde tam bir serbestlik vardır. Ücretleri dilediği gibi belirlerler. Bununla beraber devlet emek sahibini yardım ederek korur. Adil Ekonomik Düzende herkesin hayatı sigortalıdır. Yaşama hiçbir zaman çalışma karşılığı değildir. Böylece yalnız hukuken değil, aynı zamanda fiilen de işçiyi kendi emeğinin tam sahibidir. Yani işçinin mutlaka çalışmak zorunda kalmaması; buna karşılık mülk sahibinin çalışmak zorunda bırakılması ile patronu işçiye muhtaç eden bir sistem getirilmiştir. Böylece emek istismarını önlemiştir. Diğer taraftan malların arzı serbest bırakmıştır. Ticaret serbest, zekat vergisi mecburidir.
b) Artık Değerlerin Arzı :
Malların tamamı ihtiyaçlar için harcanamaz, bir kısmı artar. Artık malların işe yarayabilmesi için yeniden derlenip toplanması ve eşyaların bakıma tabii tutulması gerekir. Bundan sonra eski veya artık mallar da tıpkı yeni mallar gibi arzedilir. Bakım tüketmenin doğrultusunda; fakat, ona ters yöndedir. Dolayısıyla artık malın satışını da iki bileşenle gösterebiliriz.
Artık Mal Satışı = Bakım + J Artık Mal Arzı
Diğer taraftan birçok durumda emekler de artar. Onların da tekrar arzedilmesi gerekmektedir. Artık emeklerin arzedilmesi için dinlenmeye ihtiyaç vardır. Dinlenme ve bakımın anlamları burada tanımlandıkları şekilde anlaşılmalıdır.
Artık Emeğe İş Arama = Dinlenme + j Artık Emek Arzı
Artık emek ve malların arzı görüldüğü gibi diğer mal ve emeklerle beraber arzedilmektedir. Artık emek ve malların değerlendirilmesi önemli bir konudur.
Artık enerji veya artık faydayı bölüştürmek elimizdedir. Fazla üretip artık malı çoğaltırız veya üretmeyi azaltır, artık enerjiyi çoğaltırız. Dengeli sistemde ikisinin birbirine eşit olması gerekir. İleride görüleceği üzere Para = Mal kuralı bizi buna zorlamaktadır.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Emek ve mal artığı diye bir ayrılık yoktur, tasarruf vardır. Bu tasarrufla birey yatırıma yönelir.
SOSYALİST: Emek ve mal artığı diye birşey yoktur. Tasarruf sonunda meydana gelen artık değerler toplumun olur ve onun koyduğu kurallara göre uygun yerlerde harcanır.
KAPİTALİST: Artık mal ve artık emek diye bir ayırım yapmak doğru değildir. Artık değer denen bu değerler, malların daha fazla üretilmesi için kullanılmalıdır.
KOMÜNİST: Artık emek ve artık mal diye birşey olamaz. Artık değer vardır. Bu da emeğin artırılması için harcanmalıdır.
TEŞEBBÜSÇÜ: Artık mal ve artık emek yoktur; artık değer vardır, o da teşebbüsler için kullanılmalıdır.
DEVLETÇİ: Artık değerler imar için harcanmalıdır.
Doktrinler emek ve mal artığını birbirinden ayırmamaktalar. Sonra harcama yerleri üzerinde de değişik görüşler ileri sürmektedirler.
ADİL DÜZEN: Artık emek ve artık mallar bir arada düşünülemez. Artık mallar depolanabilir ama artık emek depolanamaz. Bu nedenle bunların bir arada düşünemeyiz. Artık emeğin imara yönlendirilmesi görüşü doğrudur. Artık mallar sonunda imara harcanır. Fakat, bunlardan her ikisi de inşaata aynı yoldan gidemez.
Adil Düzen, bankaları tamamen devletleştirmektedir. Böylece artık mal ve emek demek olan tasarrufları kendi elinde toplamaktadır. Kredi müessesesi ile artık mal ve emekleri geleceğin faydasına yöneltmektedir. Burada arz ve talep kanunları işlemez. Çünkü hiçbir kimse dört yıl sonraki ihtiyaçları ve talep miktarını şimdiden tahmin edemez ve ona göre fiyat koyamaz. O halde işin bir plan dahilinde yürütülmesini gereekir.
Kredi kelimesi arapçadaki “karz” kelimesinden gelmektedir ve Kur’an buna “karz-ı hasen” demektedir. Ayrıca banka işlerini yürütmek için devlet gelirlerinden tahsisat ayırmıştır. Kur’an buna da “ğarimin” demektedir. Beytülmal yani devlet hazinesi banka yerine de geçmektedir. Faizi kayıtsız şartsız yasaklamakla İslamiyet artık değerlerin istismar vasıtası yapılmasını önlemiştir. Oysa Batılı doktrinlerde artık değerler kendi kendine çoğalıp semirmekte ve bir takım sömürücüler de ortaya çıkmaktadır.
c) Arz Dengesi:
Arzedilen güce (enerji) emek, arzedilen faydaya da mal diyoruz.
Emek arzı, satın alma gücünün arzıdır.
İnsanlar arzedilmiş malları satın alabilmek için emeklerini arzederler. O halde emek arzı, mal talebidir. Dolayısıyla birbirine zıttır. Böylece meydana gelen arz ekseninin pozitif tarafında mal, negatif tarafında da emek yer alır.
Artık mal bir anlamda emektir. Çünkü tüketime arzedilmiş ama henüz tüketilmediği halde hükmen tüketilmiş sayılır. Onu piyasaya tekrar arzetmek zorundayız. Emek için de aynı şeyleri düşünmek mümkündür.
Mal emeğe eşit olmalıdır. Aksi takdirde arz talebe eşit olmaz. Bu nedenle de denge kurulmaz. Bütün bu iddialar şüphesiz kapalı ekonomide doğrudur. Bu görüşler bizi dengeli bileşenler sistemine götürmektedir.
Mal Arzı = Emek Arzı
Güçlenme + Bakım = Teslim + Dinlenme
Güçlenme insanın bakımıdır, bakım ise eşyanın bakımıdır. Bunlar faaliyet ekseninde aynı doğrultudadır. Çünkü birbirine geçebilmektedirler. Arz ekseninde ise emekler bir tarafa, mallar bir tarafa gitmektedir.
Sistemde tam dengeyi düşündüğümüz zaman, artık emeğin artık mala eşit olduğu ve bunların da tüketim mal ve emeğine eşit olduğu görülür. Bu da doğrudur. Madem ki imar iaşeye eşittir, emek ve mal da birbirine eşit olacaktır. Sonuç olarak artık malların ve emeklerin de bunlara eşit olması gerekir.
Bununla beraber bu vektör diyagramlarının çizilmesi için eşitlik şartı yoktur. Dengesiz sistem meydana gelir ama gerçekler ifade edilmiş olur.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Arz, kurulu bir pazarda malı herkesin gelip teşhir etmesi ile başlar. İhtiyacı olanlar bizzat üreticiden gelip bu malları alırlar. Üreticinin teşhir edemediği malları pazara aracı (tüccar) götürebilir. Çalışanlar mallarını seyyar tüccara satarlar. Emek ise mala döndükten sonra piyasaya arzedilir. Sadece hizmetler, dükkanlara asılan levhalar veya özel işaretlerle hizmete arzedilmiş olur.
SOSYALİST: Mallar mağazalarda satışa arzedilir. Asıl olan ihtiyaçtır o halde, fazla reklama gerek yoktur. Emeklerin arzı ise iş ve işçi bulma kurumu yolu ile yapılır.
KAPİTALİST: Mallar sermaye sahibinin yapacağı teşhir ve reklam yolu ile arzedilir. Emekçiler ise devamlı iş ararlar. Buldukları yerde çalışırlar ve devamlı şekilde istihdam edilirler. İş aramak için arza gerek yoktur.
KOMÜNİST: Mallar ortada durur. Herkes ihtiyacı olduğu kadar alır ve kullanır. İşler de ortada durur. Herkes gücü yettiği kadar istediği işi yapar. İşverene, alana, satana ve mal sahibine gerek yoktur.
TEŞEBBÜSÇÜ: Her tarafta serbest işler olur. Bireyler diledikleri işlerde serbestçe çalışırlar. Büyük fabrikalara girip işçi de olabilirler. Mallar ise reklam yoluyla ve dağıtıcılar eliyle arz edilir.
DEVLETÇİ: Devlet mal ve emeği istatistiklerine göre kendisi arzeder ve malları plana göre harcar, emekleri de plana göre çalıştırır.
Mal ve emek arzının yapılış şekli üzerinde duran doktrinler, artık mal ve artık emeği ayırmamaktadırlar. Öyle ki, mal ve emeğin teşhirini de aynı esaslara göre yapmaktadırlar. Serbest veya devlet arzına dayanmaktadırlar. Bu doktrinlerin hiçbiri normal çalışmamakta, dolayısıyle iktisadi deprasyonlar meydana gelmektedir.
ADİL DÜZEN: Mal arzı, artık mal arzı, emek arzı ve artık emek arzı birbirinden ayrıdır. Bunlar ayrı ayrı kanunlara tabidir.
Tüketim malları pazarlarda, mağazalarda, üretici veya tüccar tarafından peşin satışla arzedilmelidir. Fiyat mekanizması arz ve talep kanununa göre işlemelidir.
Tüketim için harcanacak emekler de müteşebbis emeği olarak harcanmalıdır. Bunun için küçük müteşebbis korunmalı, tüketim malları için büyük teşebbüslerin meydana gelmesi önlenmelidir. Bu şirketleşme ve standardizasyon, nihayet devletin üreticiye yardımı şeklinde gerçekleşir. Herkes kendi tarlasına sahip olur, fakat traktör, sulama tesisleri, ilaçlama ve ihata işleri ortak yapılır. Artık malların üretimi için büyük fabrikalar yapılır. Devlet kredi vererek malzemenin bedelleri tespit edebilir. İşçi ücretleri serbest olacaksa malzeme fiyatı ile takarrur etmiş olur. Artık emeklerin arzı, ihaleler usulüne göre yapılır. Böylece devletin yaptığı plana göre iş yapanlar, artık emek işçileri, ücretlerini devletten alarak krediden yararlanırlar. Bu sahada çalışan işçilerin ücretlerini devletçe belirler.
Demek ki, emeğin arzı, sipariş almaya hazırlanma, çalışıp malı satışa arzetme, fabrikalarda iş arama ve nihayet inşaatlarda çalışmak istemek şeklinde görülür ve herbirinde hükümler farklıdır. Bey’, istisna, icar ve taahhüt hükümleri ile bu hususlar düzenlenmektedir.
III-TALEP:
Mala ve emeğe harcama yeri aramağa arz diyoruz. Mala harcama yeri aramaya pozitif arz, emeğe harcama yeri aramaya negatif arz diyoruz. Şimdi bu mal ve emeğin talebini ele alalım:
Bireyler teşebbüslere girişirler, bu şekilde arzedilmiş emek arzdan yani toplumun malı olmaktan çıkmış, bireyin teşebbüsü emrine girmiş olur. Teşebbüs emeğe ihtiyaç duyar. Bu da emeğin talebini icap ettirir. Böylece iş bulunmuş olur.
İş Bulma = Teşebbüs + İ Emek Talebi
Aynı şekilde alış verişle, tasarrufla toplumun olan mal, bireyin malı haline gelir ve arzdan ayrılır. Mala olan ihtiyaç ve malda olan bu ihtiyacı karşılama özelliği mal talebini doğurur.
Mal Alışı = Tasarruf + I Mal Talebi
Böylece toplumun olan mal ve emek, ihtiyacı olanın elinde birleşir. Bu mal bireyin elindedir, ancak birey bu malı kendisi üretmemiştir; tüketmemiştir de. Bu bakımdan onun üretim ve tüketim değeri yoktur. Bu mal ve emek, üretim ve tüketim gücüne sahiptir. Yani harcandıkları takdirde üretim ve tüketim değerini artırırlar. İşte bu potansiyele “talep değeri” diyoruz. Burada mal ve emek ikisi de aynı yönde yer alırlar, zira ikisinin de fonksiyonu aynıdır. Bunlar birlikte iş yapar ve sonuç alırlar. Bir üretici için işçi ile malzeme aynı kıymettedir. Bir tüketici için de ilaçla doktor aynı kıymettedir. Arzda ise durum böyle değildir. Mal arzedenin gayesi ile emek arzedenini gayesi farklıdır. Biri malın üretimine tabidir, diğeri ise sadece mübadeleyi düşünür.
Bunun yanında artık emek ve mallar bir nevi talebin reddi anlamını taşıdığı için ”bu fazladır, istemiyoruz, alın” demek olduğundan onlar da negatif talebi oluşturur. Haddi zatında emek arzı malın tüketiminde yaşamak için lüzumlu harcamalar sonunda artan malın (gücün) arzı olur. Bir bakıma benzerlik varsa da birinde günlük oluştaki artıştır ve onsuz faaliyet mümkün değildir. Buradaki menfi talep ise gelecek içindir ve onsuz geçici denge mümkündür.
Artık emeklerde, teşebbüsün yerini kredi, tasarrufun yerini tahhüt alır.
Artık Emeğe İş Bulma = Kredi + i Artık Emek Talebi
Artık Mal Alışı : Taahhüt + i Malzeme Talebi
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Mal talebinde, emek talebinde, artık mal ve artık emek talebinde serbest tasarruf olmalıdır. Böylece denge kurulur.
SOSYALİST: Mal,emek, artık mal ve emek taleplerinde tarifeli tasarruf olmalıdır. Böylece ihtiyaçlar karşılanır.
KAPİTALİST: Mal, emek, artık mal ve artık emeklerin taleplerinde sermaye egemeen olmalıdır. En iyi sonuç böyle alınır.
KOMÜNİST: Mal, emek, artık mal ve emek taleplerine topluluk egemeen olmalıdır. Bu onun hakkıdır.
TEŞEBBÜSÇÜ: Mal, emek, artık mal ve emek taleplerine serbest teşebbüs egeemen olmalıdır. Ekonomik faaliyet ancak böyle düzenlenebilir.
DEVLETÇİ: Mal, emek, artık mal ve artık emeğe planlı taahhüt egemen olmalıdır. En iyi sonuç böyle alınır.
Bütün doktrinler, mal, emek, artık mal ve artık emeğin aynı kurallara bağlanması gerektiğini söylüyorlar. Bunu her doktrin kendi açısından değerlendirmektedir. Bu nedenle bütün doktrinler tek taraflıdır ve eksik görüşe sahiptirler.
ADİL DÜZEN: Malların talebi serbest tasarrufla olmalıdır. Böylece arz ve talep kanunları sayesinde günlük ihtiyaçlar en iyi bir şekilde belirlenir. Bununla beraber emek talebi de serbest teşebbüsle yapılmalıdır. Bu suretle emeklerin en iyi bir şekilde kullanılması imkanı ortaya çıkar ve insanlara ileriye dönük atılımlar yapma fırsatı doğar. Artık malın talebine “tarifeli tasarruf” egemen olmalıdır. Böylece tekel önlenir.
Artık emeklerin talebine ise “planlı taahhüt” egemen olmalıdır. Diğer taraftan mal arzı ile mal ve emek talebine “sermaye” egemen olmalıdır. Odirije etmelidir. Emek arzı ile mal ve artık emek talebine de “topluluk” egemen olmalıdır. Böylece her rejimin bir doğru yanı olduğu ortaya çıkmaktadır.
İslam hukuk sistemine egeeeemen olan standartlama ve karşılaştırma sistemi bütün Kur’an’ın emirlerine ve peygamberin yaşayışına uymaktır. Müctehitler ictihat yaparak birçok hükümler koymuşlardır. İctihad şu şekilde yapılır:
Bir araştırma yapılır ve sonra bütün naslar dikkate alınarak kurallar konur. Sonra o kurallara göre hükümler çıkarılır. Çıkan hükümler tekrar karşılaştırılır. Bir konu ile ilgili Kur’an ayetlerini anlayabilmek için o konunun ilmini bilmek gerekir. Mesela ekonomik ayetler iktisat ilmini bilmekle daha iyi anlaşılır. Bu cümleden olmak üzere Kur’an da “Biz alış-verişi helal, faizi haram kıldık.” denilmektedir. Burada alış-verişin mal arz ve talebi olduğu, faizin de emek ticareti olduğu sonucuna varabiliriz. Bu da derin ictihad ilmini gerektirmektedir ve çok uzun zaman alır. Ben bu kitabımda ictihadların şeklini anlatmaya girişmeyeceğim. Fakat şu kadarını belirtmem gerekir ki, burada İslamiyet derken benim anladığım İslamiyet’tir. Yoksa her noktada diğer alimlerle ittifak halinde olduğumuz zannedilmesin. Tekrar ediyorum, muhalifim çıkarsa ilmi tartışmaya her zaman hazırım. İhtilaflar İslamiyetin içinde vardır. İcmaya muhalefet etmek İslamiyetin dışına çıkarır. Benim icmaya muhalif bir görüşüm yoktur.
IV- İKTİSADİ TERKİP:
a) Bileşenler:
İnsanlar doyuyor ve besleniyor, güçleniyor ve emeğini arzediyor, teşebbüs ediyor ve iş talep ediyor. Bu esnada eşya üretiliyor ve üreme verimi ile üretim meydana geliyor (ürüyor), eşya teslim ediliyor ve arz ediliyor. Tasarruf edilerek satın alınıyor ve yıpranıp tüketiliyor. Diğer taraftan yorulmanın sonunda dinlendikten sonra meydana gelen artık emek de arzediliyor. Artık emek kredi yoluyla talep ediliyor. Tüketildikten sonra bakımı yapılan artık mallar da arzediliyor ve taahhüt edilen inşaatlara malzeme talep ediliyor.
Artık mal ve emek birleştirilerek inşaat yapılıyor, binalar ve işyerleri piyasaya arzediliyor, satın alınıyor veya kiralanıyor ve kullanılmaya başlanıyor. Böylece ülke imar ediliyor.
Bütün bunlar merkezden geçen bileşenlerdir. Bunun yanında yaşamak, iş aramak, iş bulmak, üreme, satış, satın alma ile artık emeğe iş arama, artık emeğe iş bulma, artık malı satma, artık malı satın alma, yapma ve kullanma da bileşke değerlerdir.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Ekonomi, malın arz ve talebinden oluşan bir mekanizmadır.
SOSYALİST: Ekonomi, emeğin arz ve talebinden oluşan bir mekanizmadır.
KAPİTALİST: Ekonomi, malın üretilmesinden oluşan bir maknizmadır.
KOMÜNİST: Ekonomi, malın tüketilmesinden oluşan bir mekanizmadır.
TEŞEBBÜSÇÜ: Ekonomi, insanın çoğaltılmasından oluşan bir mekanizmadır.
DEVLETÇİ: Ekonomi, eşyanın çoğaltılmasından oluşan bir mekanizmadır.
Önceki açıklamalarımızda ekonominin tek yönlü bir düzen olmadığını ve birleşik bir sistem olduğunu belirtmiştik. Bu bakımdan yukarıdaki görüşler, eksiktir. Bu görüşlerden her birinin ayrı ayrı açıklanabilir. Örneğin, insanı kalbi, beyni veya midesi için düşünmek mümkündür. Fakat asıl olan sistemlerin bütün halinde insan için olmasıdır.
ADİL DÜZEN: Ekonomi çalışıp yaşama düzenidir. Bu düzen topluluk içinde kurulmakta ve canlılık vasıflarını taşımaktadır. Dolayısıyle ekonomi altı temel olayın terkibinden oluşmaktadır.
1- İstihsal (Üretme, yorulma, dinlenme, teslim )
2- İstihlak ( Tüketme, beslenme, bakım, güçlenme )
3- Mübadele ( Mal arzı, tasarruf, taahhüt )
4- Tedavül ( Emek arzı, teşebbüs, kredi )
5- İaşe ( Talep, Çalışma verimi, doyurma)
6- İmar ( Artık mal ve emeğin talebi, mal verimi, yıpranma )
Bunlardan istihsal (üretim) ve istihlak (tüketim) ekonomik faaliyeti; mübadele ve tedavül arzı; iaşe ve imar talebi meydana getirirler ve ikişer ikişer biribirine zıttırlar. Değer olarak hepsi de biribirine eşit olup ekonominin ana yapısını kurarlar. Bu ana sistemler ekonominin unsurlarıdır ve bunlarsız ekonomi olmaz. Bununla beraber bunların hiç biri gaye değildir; hepsi birden araçtır. Acaba gaye nedir? İşte doktrinler bunun cevabında verememektedirler. Araçlardan birini gaye yapmışlar ve ona tapmaya başlamışlardır. Güneşe ve heykele tapan eski putperestlerle yeni putperestler arasında sadece tekamül farkı vardır. Onların tanrıları daha basit ve dış görünüşlü idi, bunların ise matematikle izah edilmiş karışık sistemlerdir.
Kainatı Allah varetmiştir. İktisat nizamını da o koymuştur. Allah için gaye, var etmektir. Bizim için gaye ise bu nizam içerisinde yaşamaktır. Bir işçi fabrikaya ücret almak için gider, fabrika sahibi de işçiyi çalıştırmak için alır. Her birinin gayesi başkadır, fakat çıkarlar paraleledir. Allah kainatı bir fabrika gibi yaratmıştır. Geçinmek için çalışırız, O ise bizi kendi işlerini yapmamız için çalıştırır ve bize ücret verir. Fabrikada iş yapıp ücret alabilmek için o fabrikanın nizamına uymak zorundayız. Aksi takdirde ne iş yapabiliriz , ne de fabrika sahibi iş veriri. Sonuç olarak görevimiz, mevcut nizamı öğrenip faydalanmak olmalıdır. Yoksa elin fabrikasında bu acemiliğimizle nizam koymaya kalkışmak fabrikadan kovulmamıza neden olacaktır.
İşte Adil Ekonomik Düzenin felsefesi budur.
b) Ekonomik Bileşkeler:
İnsan çalışıyor, satıyor, alıyor, yaşıyor, iş arıyor ve iş buluyor. Artık malı satıyor, artık malı alıyor, artık emeğe iş arıyor, artık emeğe iş buluyor, yapıyor ve kullanıyor. Bunlar daha önce anlatılan altı temel faktöre göre ifade edilebilir. Faaliyet eksenini (I), arz eksenini (j) talep eksenini (k) birim vektörleri ile gösterirsek,
Çalışma = i istihsal - k iaşe
Satma = - I İstihsal + j Mübadele
Alma = - j Mübadele + k İaşe
Yaşama = -k İaşe - I İstihlak
İş Arama =I İstihlak - j Tedavül
İş Bulma = j Tedavül + k İaşe
Artık Malı Satma = I İstihlak + j Mübadele
Artık Mal Alma = - j Mübadele - k imar
Artık Emeğe İş Arama = -I İstihsal - j Tedavül
Artık Mala İş Bulma = j Tedavül - k İmar
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Ekonominin kalbi pazardır. Mallar burada alınır, satılır ve böylece ekonomik faaliyet devam eder.
SOSYALİST: Ekonominin kalbi bankadır. İş aranır ve iş bulunur, böylece ekonomik düzen devam eder.
KAPİTALİST: Ekonominin kalbi iş yeridir. Mal burada üretilir ve ekonomik düzen devam eder.
KOMÜNİST: Ekonominin kalbi yaşama yeridir. İnsan tüketir ve güçlenir, böylece çalışıp yaşamaya devam eder. Dolayısıyle ekonomik faaliyet gösterilmiş olur.
TEŞEBBÜSÇÜ: Ekonominin merkezi çarşıdır. Burada imalat yapılır, siparişler yerine getirilir ve böylece ekonomik faaliyet devam eder.
DEVLETÇİ: Ekonominin kalbi şantiyedir. İmar yapılır. Yaşama imkanları ve üretim yerleri hazırlanır. Böylece hayat kendiliğinden devam eder.
Doktrinde her görüş, esas kabul ettiği işlemi ekonomik sistemin merkezine koymaktadır ve pompayı buraya yerleştirip diğer sahalara da su basmaktadır. Şebekenin bir yerine yerleştirilen pompa şüphesiz her tarafa su basmaktadır. Ancak en çok suyu pompanın yerleşmiş olduğu sahaya basmaktadır. Yakın sahalar gelişmekte, uzak sahalar cılız kalmaktadır. Bu da ekonomik dengenin bozulmasına , anormal büyümüş veya cüce kalmış uzuvların teşekkülüne neden olmaktadır. İşte sömürücü ve sömürülen sınıfları oluşturan gerçek neden budur.
ADİL DÜZEN: Ekonomi merkezleri bir kürenin yüzeyine yerleştirilmekte ve pompa kürenin merkezine konmaktadır. Pompadan eşit uzaklıkta bulunan merkezler eşit şartlarla sulandıklarından eşit imkanlarla gelişmekte ve denge bozulmamaktadır. En önemli sorun bunu sağlamaktır. Çatışmaların kaynağında bu sorun vardır.
Bütün ekonomik merkezlere aynı önemi verip herbirini bir merkezden idare etmek gerekir ya da her merkeze birer pompa koyup dengeli bir basınç sağlamak gerekir. Adil düzen kar müessesesini benimsemekle pazara kuvvetli bir pompa yerleştirmektedir. Diğer merkezlere zarar vermesin diye zekat vergisini benimsemiştir. Bankaya konan pompa faizsiz kredi müessesesidir. Masrafları devletçe karşılamak ve tefekkül edilmekle bir pompa da buraya yerleştirilmiştir. Devlet yardımı ve küçük sermayelerden vergi almamak, çalışanları vergiden muaf tutmak suretiyle iaşeye de bir pompa yerleştirilmiştir. Devlet yatırımları ve planlaması ve yatırım kredisi, imarı pompalamaktadır. Mülkiyet iş yerlerinin, şuyuiyyet yaşama yerlerinin besleyici kaynaklarıdır.
Adil düzenin benimsediği müesseseler, böyle bir sistemi doğurmaktadır. Doktrinler de Adil düzenin benimsediği sistemin birer taraflarını benimsemişlerdir. Adil düzen, doğal düzen ve gerçek düzendir. Diğer doktrinler bu doğal düzenin birer yüzüne bakan tek taraflı görüşlerdir.
Adil düzen, mistik bir düzen değildir. Asıl mistik düzen, tek taraflı taassuplu görüşleri ile bu doktrinlerin ortaya koyduğu sistemlerdir. İlme aykırı görüşler adil düzence benimsenemez. Dolayısıyle adil düzen, mistik bir düzen olamaz.
V- İKTİSADİ EKSENLER ve
DÜZLEMLER:
Ekonomi faaliyeti üretim ve tüketimden ibarettir. Bu eksenin merkezinden geçen dik düzleme arz-talep düzlemi diyoruz. Arz-talep düzleminin üstü üretim sahası, altı da tüketim sahasıdır.
Faaliyet ekseni ile arz ekseni arz düzlemini meydana getirir. Arz düzleminin bir tarafında iaşe bir tarafında imar faaliyetleri devam eder. Faaliyet ekseni ile talep ekseninin meydana getirdiği düzlemin bir tarafında mal diğer tarafında emek hareket eder.
Böyle bir ekonomik mekanı tarif etmiş buluyoruz. Hiç şüphesiz bu mekan bizim yaşadığımız geometrik mekanın benzeridir, fakat bambaşka şeydir. Bununla beraber yaşadığımız yeryüzü de bu altı bölgeye ayrılmış bulunmaktadır.
Mübadele sahası pazarlardır. Burada mallar alınıp satılır. Tedavül sahası bankalardır. Burada iş aranıp bulunur. İş yerleri üretim yerleridir. Yaşama yerleri ise tüketim sahalarıdır.
Şantiye imarın, çarşı ise iaşenin yapıldığı yerlerdir. Bu mekanın eksenlere yerleştirildiğini düşünürsek daha somut anlama imkanı bulabiliriz.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Ekonomi insanın kurduğu bir düzendir. Bu düzeni en iyi kurup işletecek tüccardır. Bu ona teslim edilmelidir.
SOSYALİST: Ekonomi insanın kurup geliştirdiği bir düzendir. Onu teknisyenler idare etmelidir.
KAPİTALİST: Ekonomi insanın meydana getirdiği bir düzendir. Onu en iyi patron idare edebilir, bu nedenle ona verilmelidir.
KOMÜNİST: Ekonomi insanın kurup geliştirdiği bir düzendir. Bu düzeni çalıştırma halkın hakkıdır. Onu işçiler idare etmelidir.
TEŞEBBÜSÇÜ: Ekonomi insanların kurup geliştirdikleri bir düzendir. Onu esnaf idare etmelidir.
DEVLETÇİ: Ekonomi insanın kurup işlettiği bir düzendir. Onu en iyi hükümet çalıştırabilir. Ekonomik düzen hükümet tarafından işletilmelidir.
Bütün doktrinlerin hareket kaynağı, ekonominin insanlar tarafından meydana getirilen ve insanların onu diledikleri şekle sokabilecekleri bir icat gibi düşünmeleridir. Yine her doktrin kendi sınıfını egemen kılmağa çalışmaktadır. İbn-i Haldun’u izliyen Durkheim ve esasta aynı görüşü paylaşmakla beraber, uygulamada tam aksine hareket edebilmek için ilmi gerçekleri tahrif eden Marx, bunun üzerinde durmuşlardır. Ama gerçek ekonomiyi bilmediği için fahiş hataya düşmüştür.
ADİL DÜZEN: Ekonomi doğal bir oluştur. Fizik ve kimya kanunları gibi onun da kanunları vardır. İnsanoğlu bu kanunları değiştirme imkanına sahip değildir. Nasıl ki çekime kanununu maddeden kaldıramaz ve onu düşme huyundan vazgeçiremezse, bireydeki mülk edinme huyunu kaldıramaz ve onu bencillikten vazgeçiremeyiz. Sadece yine fizik kanunlarından faydalanılarak uçmak ve aya gitmek nasıl mümkün olabilmişse insanoğlu yine ekonomik kanunlardan faydalanarak insanın mülkiyete dönük eyilimini faydalı şekle sokabiliriz. Diğer taraftan kim bu tabii kanunları en iyi keşfeder ve bunlardan faydalanırsa o doğal düzene uymuş ve buna göre vazifesini yapmış olur. Kendi başına düzen kurmak isteyenler veya kurulu gerçek düzeni bozanlar, ona karşı gelmek isteyenler ise hem genel düzene zarar verir, hem de kendilerine.
Adil düzene göre tabiat tek varlığın eseridir ve ortaksız olarak onun tarafından meydana getirilmiştir. Bütün sistemler aynı matemetiğin ifadesidir. Kanunları birbirine tamamen benzemektedir. Bu esasdan hareket edilerek, örneğin elektrikte bilinen kanunlardan faydalanılarak ekonomideki kanunlar keşfedilebilir. Buna “kıyas” denmektedir. Ortaya konacak ekonomik hükümler de böylece tamamen teknik hükümlerin anolojisi olacaktır. Yukarıda verilen pompa misali buna bir delil olarak gösterilebilir.
II. EKONOMİK ZAMAN
1- TESİR ÇİFTİ:
Kainatta her şey oluş içindedir. Oluş, tesirin meydana getirdiği teessürdür.
Oluş = Tesir x teessür
Herşey çift olarak yaratılmış ve bunların birleşimi oluşumu meydana getirmiştir.
Birinci Oluş = Birinci Tesir x Birinci Teessür
İkinci Oluş = İkinci Tesir x İkinci Teessür
Bu çiftler birbirinin aynısı değiller, yoksa çift olmazlardı. Bunlar biribirine tesir etmelidirler. Tesir de birinin hareketinin diğerini meydana getirmesidir. Riyazi olarak bu bağ:
Yayılma Hızı Rot (Birincinin Tesiri) = İkinci Oluşun Değişimesi
Yayılma Hızı Rot (İkincinin Tesiri) = Birinci Oluşun Değişmesi
Bu bağlar bütün oluşlar için doğrudur. İlk defa elektrik ve mağnetik için incelenmiş tir. İkinci olarak biz ekonomi için inceliyoruz.
Bütün kainat tek varlığın eseridir. Kanunları hep biribirine benzer ve aynı matematikle ifade edilir.
Elektro mağnetiğin birinci oluşuna elektriki indiksiyon, ikinci oluşuna da mağnetik indiksiyon denmektedir. Birinci tesire elektriki alan, ikinci alana mağnetik alan denmektedir. Birinci teessüre elektriki geçirgenlik, ikinci teesüre mağnetik geçirgenlik denmektedir.
Elektriki Endüksiyon = Elektriki geçirgenlik x Elektriki Alan
D = e E
Mağnetik Endüksiyon = Mağnetik Geçirgenlik x Mağnetik Alan
B = m H
Yayılma Hızı Rot (Elektriki Alan) = Mağnetik Endüksiyon Değişmesi
C Rot E = Bt e
Yayılma Hızı Rot (Mağnetik Alan) = Eleketriki Endüksiyon Değişmez
C Rot H = Dt
Bu formüllerin bir anlam ifade edebilmesi için yayılma hızının ve yayılma mekanının tanımlanması gerekir. Yayılma hızı ışık hızıdır. Yayılma mekanı isee yaşadığımız mekandır.
Elektrik teorisini bilenler, bundan sonra takip edeceğimiz hususları ve diğer birçok meseleleri elektrikle karşılaştırarak çözebilirler. Biz sadece analojideki tanımları yapacağız. Daha ilerisini bilenler için bu çok basit, bilmeyenlere ise anlatmak çok zordur. Diğer konulardaki çıklamalarımız sonraki kaitaplarda yapılacaktır.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Ekonomik düzeni insanların serbest iradeleri ile kurarlar. Herkes çıkarına uygun hareket eder ve toplum için de en iyi sonuçlar elde edilir.
SOSYALİST: Ekonomik düzen kanun, nizam, tarife ve talimatlarla kurulur.
KAPİTALİST: Ekonomik düzen mülk sahibinin onu en iyi şekilde değerlendirmesi ile kurulur.
KOMÜNİST: Ekonomik düzen işçilerin çalışma arzuları ile kollektif olarak kurulur.
TEŞEBBÜSÇÜ: Ekonomik düzen düşünen insanların meydana getireceği sistemlerle kurulur.
DEVLETÇİ: Ekonomik düzen devletin teyidi ve kuvveti kurar. Yasaklar ve emirler düzeni kurar; bu tarihi gelişme içinde oluşur.
Doktrinler, ekonomik düzeni insanların eseri görmekte ve değerlendirmekteler.
ADİL DÜZEN: Bütün evren tek varlığın eseridir. Benzer kanunlar ile sistemleri ve düzeni o varlık kurmuştur. Ekonomi de onun meydana getirdiği bir yapıdır. Ekonominin fizik kanunları gibi doğal kanunları vardır. İnsanoğlu bu kanunları değiştirme gücüne sahip değildir. Sadece bu kanunlardan yararlanabilir. Örneğin, insan yer çekimi kanununu kaldıramaz, fakat, ondan pek çok yerlerde yararlanabilir. Ekonominin kanunları da böyledir. İnsanın mülkiyete dönük eğilimlerini yok etmek ve ihtiyaçlarından kurtarmak mümkün değildir. Ancak ekonomik kanunlardan yararlanabilir.
Allah insanlara Kur’an’ı göndermiş ve bu ana kanunların esaslarını vazetmiş, ayrıca insana akıl vermiş ve araştırıp bu kanunları öğrenmesini istemiştir. (Rahman, Kur’an-ı öğretti, insanı yarattı, ona beyanı öğretti. Rahman:1)
Allah her şeyi ikili olarak çift yaratmıştır. (Belki anlarsını diye biz herşeyi ikili olarak çift yarattık. Zariyat:48)
Yeryüzüne düzeni o koymuştur. (Güneş ve ay hesapla hareket ederler, yıldızlar ve ağaçlar düzene uyarlar, göğü yükseltmiş, dengeyi koymuştur. Dengeyi taşmayınız. Aranızdaki ölçüyü de yapın ve haksızlık yapmayın. Rahman:5-9)
Bütün bunlar bizi şu gerçeklere götürüyor: Biz yeni rejimler icat etmeyeceğiz ve yeni dünya yaratmayacağız. Mevcut düzeni ve dünyayı öğreneceğiz ve o düzene uymaya çalışacağız. Düzeni kurucu olarak bize düşen birşey varsa onu da aynı şekilde yine O’nun düzeni içinde yapmaya çalışacağız. Ekonomik düzen diğer doğal düzenlerle karşılaştırmalı ve anlamakta faydalanmalıyız. (Basiret sahibi olanlar! Karşılaştırma yaparak ibret alın. Bakara:59)
2- EKONOMİK TESİR ÇİFTİ:
Ekonomi, arz ve talep yoluyla insandaki eksikliğin eşyadaki vasıflarla; eşyadaki eksikliğin insandaki vasıflarla giderilmesidir. İnsandaki eksikliğe “ihtiyaç”, bu eksikliği gideren eşyadaki vasfa ise “fayda” denmektedir.
Eşyadaki eksikliği gidermeye “işçilik”, insandaki işçilik yapma kabiliyetine “güç” denir.
Her bireye ait olan bir şeyin herkese ait olabilmesine ARZ, herkese ait olan bir şeyin bir bireye ait olabilmesine TALEP denmektedir.
Arzın faydaya bölümüne FİYAT, talebin ihtiyaca bölümüne de ÜCRET denmektedir.
Bu tanımlardan sonra şu sonuca vararak diyoruz ki:
Ekonominin birinci oluşuna arz, ikinci oluşa talep, birinci tesire fayda, ikinci tesire ihtiyaç, birinci tessüre fiyat, ikinci tessüre de ücret diyebiliriz. O halde;
Arz = Fiyat x Fayda D=e E
Talep = Ücret x İhtiyaç B=m H
İşte böylece dengeli düzende arz talebe eşit olacaktır.
Arz = Talep
Arz değişmedikçe talep de değişmez.
a) Fayda arttıkça fiyat düşer. İhtiyaç arttıkça ücret düşer.
b) Karşılıksız yapılan hizmetler ücretleri, karşılıksız meydana gelen mallar fiyatları düşürür.
c) Levhiyat ücretleri yükseltir, israf fiyatları yükseltir.
d) Sermaye vergisi sistemi stabil (kararlı) kılar.
Talep = (Ücret + Sermaye Vergisi / Nüfus) x İhtiyaç
Mala karşı verilen kredi de sistemi stabil yapar.
Arz = (Fiyat + Kredi / Mal) x Fayda
Bu suretle ücret veya fiyat sıfır olduğu zaman dahi arz ve talep vardır. Sistem yavaş da olsa çalışmaktadır. Bu ilk yol alma enerjisine tekabül eder. Arabayı rolantide çalıştıran enerjidir. Atomlardaki sükunet enerjisine tekabül eder. Enerji (nhf) olması gerektiren bilindiği gibi E=(n+1/2) h f ’dir ve böylece kimyada da anolojik netice ortaya çıkmış oluyor.
e) Faiz ve sigorta, sistemin stabilitesini bozar.
Talep = (Ücret - Sigorta ) İhtiyaç
Arz = ( Fiyat - Faiz ) Fayda
İşçinin eline geçecek para sigorta bedeli kadar azalmaktadır. Bu durum ücreti düşürüyor, demektir. Faiz de fiyatın içine girmiş oluyor, oysa faiz arzla ilgisi olmayan bir faktördür ve fiyattan çıkarılması gerekir.
Sonuç olarak henüz ücret sıfır olmadan dahi talep durmakta ve yine fiyat sıfır olmadan arz durmaktadır. Bu da, bunların ekonomiye nasıl ters etki ettiğine açık bir kanıttır.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Arz, satış bedeliyle faydanın çarpımı, talep ise alış fiyatı ile ihtiyacın çarpımıdır.
Arz = Satış Fiyatı x Fayda
Talep = Satın Alma x İhtiyaç
SOSYALİST: Talep alınana ücret ile ihtiyaç, arz ise harcanan ücret ile faydadır.
Talep =Alınan Ücret x İhtiyaç
Fayda = Harcanan Ücret x Fayda
KAPİTALİST: Arz, ortaya konan fayda, talep ise faydanın yer değiştirmesidir.
Arz = Fayda
Arz = - Fayda
KOMÜNİST: Arz, ihtiyacın karşılanması, talep ise ihtiyaçdır.
Arz = -İhtiyaç
Talep = İhtiyaç
TEŞEBBÜSÇÜ: Arz, eksiltilen insandır, talep ise artırılan insandır.
Arz = -İnsan
Talep = +İnsan
DEVLETÇİ: Arz, artırılan eşya, talep ise eşyanın eksiltilmesidir.
Arz = Eşya
Talep = -Eşya
ADİL DÜZEN: Arz, satış fiyatı ile faydanın çarpımıdır. Talep ise alınana ücret ile ihtiyacın çarpımıdır. Alış fiyatı ücrete eşittir, alınan ücret de satış fiyatına eşittir. Bu faizsiz sistemde böyledir. Dolayısıyle sosyalist ile liberalistin görüşleri birleşir. Diğer görüşler ise yanlıştır.
Arz = Satış Fiyatı x Fayda
Talep = Alınan Ücret x İhtiyaç
Bu dengeli sistemde arz talebe eşittir. Bunun sonucunda ücretlerin arttırılması fiyatları arttırır. Bu nedenle işçilere yapılan zamların gerçekte hiçbir değeri yoktur. Sosyal düzenen çalışması bundan dolayı stabil değildir. Bu formüllerin gereği olarak,
a) Vergi, gelirden değil, üretimden alınmalıdır.
b) Üretimden alınan vergi paradan değil, maldan alınmalıdır.
c) Vergi, kardan değil, sermayeden alınmalıdır.
d) Toplanan zekat nüfus başına halka dağıtılmalıdır.
e) Kredi mal başına dağıtılmalıdır.
f) Faiz yasaklanmalıdır. Sigorta müessesesi olmamalıdır.
g) Devlet hizmetleri ücretsiz yapılmalıdır.
3- TESİR ÇİFTİNDE KARARLILIK:
Yukarıdaki formüllerle vergilerin nasıl alınabileceğini belirlemek mümkündür:
a) Vergi ücretten alınıyorsa halkın gerçek ücretini azaltıyor, yani zekat vergisinin yaptığının tersini yapıyor; dolayısıyle sistemi kararsız kılıyor.
Talep = (Ücret - Kazanç Vergisi ) İhtiyaç
b) Gelir vergisinin alınması ise malların daha pahalı satılmasına neden olur; zira, tüccar karına devlet karı da ilav edilmiş olacaktır. Formülde ise alış fiyatı değil, satış fiyatı geçmelidir. O halde tüccara kalacak olan kar ile devletin aldığı gelir vergisi satış fiyatından düşürülmelidir. Bu da mala verilen kredinin yaptığı etkiye zıt bir tesir yapar.
Arz = ( Fiyat - Gelir Vergisi - Paradan Kar ) Fayda
c) Üretimden vergi almak arz edilen faydayı azaltır. Böylece daha az mal üretilmiş olur. Bu arzı düşürür ise de vergi oranı düşük olduğu sürece sistemin kararlılığına tesir etmez. Vergi oranı çok büyük olursa yine stabiliteyi bozar. Fazla verginin devlet için iyi olduğu sanılmamalıdır. Normal vergi yüzdesi, üretimin onda biri olmalıdır. En çok bunun iki misline çıkarılabilir. Daha fazla vergi almak veya paradan vergi almak ekonomik hayatı mehveder.( Onlu ve ikili sistemlerin tatbikatı)
Arz = Fiyat (Fayda - Üretimden mal olarak alınan vergi)
d) Sermayeden alınan vergi ihtiyacı çoğalmaktadır. Zira sermaye sahipleri kendi bedenini varlıklarını beslemek zorunda oldukları gibi mali varlıklarını da devamlı beslemek zorundadırlar. Bu da yeni ihtiyaç sahaları yaratmak ve sermaye sahiplerini devamlı faaliyete sürüklemektedir. Bu ise ekonomik faaliyetin kaynağı olmaktadır. Netice en güzel sonuca varmaktadır.
Talep = Ücret (İhtiyaç + Sermaye Vergisi)
Toplumda meydana gelen arızaların sebebi ile bazen ücretler sıfır olabiliri. Bu durumda talep de sıfır olur. Talebin sıfır olması arzı da sıfır yapar. Yine pek doygun yıllarda ihtiyaç sıfır olur. İhtiyacın sıfır olması talebi sıfır yapar ve arz da sıfır olur. Arzın sıfır olması ise hiç kimsenin malını satamaması demektir. Malını satamayan halk, çalışıp iş yapamaz hale gelir. Bu durumda geleceğe dönük büyük tehlikeler belirir. Bu da iki sebepten ileri gelir: Ya kar yapılamadığı için sermaye donup durmaktadır; buna özellikle faiz sebep olur. Sermaye vergisi bu durmayı önleyici bir tedbirdir. Ya da halkın elinde satın alma gücü kalmaz, bu ise durgunluk meydana getirir. Bunu da vergisinin dağıtılması karşılamaktadır.
Talep = (Ücret + Sermaye Vergisi / Nüfus) (İhtiyaç + Sermaye Vergisi / Sermaye)
Burada ücret ve ihtiyaçların yanında birer sabite mevcut olduğu için talep hiçbir zaman sıfır olmamakta ve sistem devamlı olarak çalışmaktadır. İşte bu nokta faizsiz sistemin temelini oluşturmaktadır.
( Zekat = Sermaye Verigisi )
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Devlet insanların müşterek hizmetlerini gören bir şirkettir. Bu esasa göre herkes karına göre bu ortaklığın masraflarına katılmalıdır.
Arz = ( Fiyat - Kardan Vergi ) Fayda
SOSYALİST: Devlet insanların ortak hizmetlerini gören bir dernektir. Bu esasa göre herkes emeğinden, yani kazancından vergi vermelidir.
Talep = (Ücret - Kazanç Vergisi ) İhtiyaç
KAPİTALİST: Devlet mülk sahiplerinin mallarını bekleyen bir bekçidir. Mülk sahipleri mülkleri oranında vergiye katılmalıdırlar.
Arz = Fiyat (Fayda - Varlık Vergisi )
KOMÜNİST: Devlet insanların haklarını koruyan bir kuruluştur. Bu nedenle nüfus başına ve güce göre vergi verilmelidir.
Talep = Ücret (İhtiyaç - Müşterek İhtiyaç )
TEŞEBBÜSÇÜ: Devlet bir esnaf birliğidir. Herkes sanatına göre vergi vermelidir.
DEVLETÇİ: Devlet bireylerin meydana getirdiği bir vücuttur. Bu nedenle vergi yoktur, tersine devletin ücret vermesi gerekir.
ADİL DÜZEN: Devlet, içinde bireylerin müstekil olarak yaşadıkları bir organdır ve devletin organlarından ayrı bir şahsiyeti vardır. Bireyle devlet biribirine ortak çıkarları ile bağlıdırlar. Devlet kendi çıkarını düşünerek değişik hizmetler görür; bireyler de kendilerine yapılacak hizmetleri düşünerek vergilerini veririler. Devlet yaptığı ve yapacağı hizmetler karşılığı vergi alabilir. Bireyler de verdikleri veya verecekleri vergiler oranında faydalanabilirler.
Devlet, tüccarın malını korumakta, akitlerini teyit etmekte, alacak ve borçlarını tahsil etmektedir. O halde tüccar, bu hizmetlerine karşılık vergi ödemelidir.
Devlet basit bir şirket değildir, bu nedenle hizmetlerini herkes için yapar. Devlet aldığı vergileri yalnız vergi aldığı kimseler için değil de herkes için harcar, böylece bireyler arasında sosyal dayanışma meydana gelir.
Devlet vergileri aşağıdaki esaslara göre alır:
a) Sınırlı olup tükenen imkanlardan (madenler gibi), faydalananlar üretimin beşte birini, sınırlı olup tükenmeyen mallar inhisar altına alınmış ise üretimin onda birini (örneğin tarladan kaldırılan tahıllardan), inhisar altına alınmayanlardan sermaye vergisi olarak kırkta birini devlete vergi olarak verirler. Bu da paradan, ticaret mallarından, merada yayılan hayvanlardan ve depo edilen yiyeceklerden alınır.
b) Toplanmış olan vergiler, yoksullara geçim yardımı, fakirlere sermaye yardımı, hizmet edenlere ücret, üstün ehliyetlilere maaş olarak verilir ve esirlerin kurtarılması ve borçlanmalar için harcanır (banka). Ülke imar edilir ve yurt savunması yapılır. Ayrıca hastalık ve yetimlik yardımları da yapılır, toplumun ve hükümetin gerekli gördüğü yerlerde harcanır.
Talep = (Ücret + Zekat / Nüfus) (İhtiyaç + Zekat / Sermaye) sistemi çalıştırılır.
4- EKONOMİK HIZ VE MEKAN:
Oluş çiftlerini değerlendirebilmek için, ekonomik mekanın ve yayılma hızının tanımlanması gerekir. Yüksek geometriyi okumayanların bunları anlaması çok zor olmakla beraber biz oldukça basit şeklini de vermiş olacağız.
Geometri noktalarından meydana gelir. Noktaların taşıdıkları kol çifti oranında boyutlu mekan ortaya çıkar. Tek boyutlu mekanda (noktalar) iki, iki boyurlu mekanda dört, üç boyutlu mekanda ise altı kolludurlar.
Mekanların bir kısmı katı cisimler gibi rijittir, bir kısmı da sıvılar gibi akışkandır. Ekonomik mekanı anlamaya çalışırken bütün bunların düşünülmesi gerekir. Geometride mesafe ölçüleri şart değildir. Projektif geometride ölçü diye birşey yoktur.
Ekonomik mekanın noktaları insanlardır. İnsanların birleşmesi sonucunda ekonomik mekan kurulmuş olur. Bu nedenle ekonominin kanunları ancak topluluk içinde geçerlidir. Birey ekonomisinde bu kanunların uygulanması sözkonusu olamaz.
İnsanın birinci çift kolu, çalışıp yaşamasıdır. İkinci çift kolu, alıp satmasıdır. Üçüncü çift kolu ise çoğalıp imar etmesidir. Bunlar altı koldur ve yine bir bireyden diğer bireye uzanabilmektedir. Bu şekilde üç boyutlu ekonomik mekanı tanımlamaktayız.
Bu ekonomik mekan rijit değildir. Suda olduğu gibi noktalar yerlerini sürekli değiştirmektedirler. İnsanlar, yeryüzünda yaşadıklarından, fiziki mekanları olduklarından, ekonomik mekan ile fiziki mekan arasında da irtibat vardır. Ekonomik mekanda eksenlerden birine, çalışıp yaşama boyutuna faaliyet boyutu diyoruz ve bu boyutu yönlüyoruz. Çalışma ve yaşama birer yön oluyor. İkinci boyut alış ve satış boyutu olup bu da alma ve satma şeklinde yönlenmiştir. Üçüncü boyut çoğalıp imar etme boyutu olup çoğalma ve imar da bunların yönünü teşkil eder.
Burada tanımlanacak olan duyurma hızı ise bir bireyde meydana gelen ekonomik bir değişmenin diğer bireyler tarafından duyurulması ile ilgili hızdır. Bu da iletişim ve reklamla ilgilidir ve toplumdan topluma değişir. Sosyal bağlar ve teknik imkanlar bu yayılma hızına başka şekiller verecektir.
Bu açıklamalara ek olarak daha önce tanımladığımız ve açıkladığımız vektörleri rahatlıkla bu mekanımıza yerleştirebiliriz ve böylece bir orjin noktasını kabul etmiş ve eksenleri tanımlamış oluruz. (Ş:12)
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Ekonominin temeli mübadeledir. Mübadelenin düzgün gitmesi bütün ekenomiyi en iyi şekilde yürütür.
SOSYALİST: Ekonominin temeli tedavüldür. Para işlerinin normal gitmesi herşeyi normalleştirir.
KAPİTALİST: Ekonominin temeli üretimdir. Üretimin artırılması herşeyi normalleştirir.
KOMÜNİST: Ekonominin esası tüketimdir. Tüketimin adil bir şekilde düzenlenmesi her şeyi normalleştirir.
TEŞEBBÜSÇÜ: Ekoniminin temeli iaşedir. Çoğalan ve beslenen nüfus herşeye yeter.
DEVLETÇİ: Ekonominin temeli imardır. Ülkenin imar edilmesi herşeyi normalleştirir.
Görülüyor ki doktrinler, organlardan birini diğerlerine hakim kılarak sorunları çözmeye çalışmaktadırlar.
ADİL DÜZEN: Ekonomi üç boyutlu mekandan meydana gelen doğal bir oluştur. Kurumlar doğal düzen gereği meydana gelmiştir. Kurumlardan her biri tüm ekonomi içindir. Ekonomi de tüm olarak diğer kurumlar gibi millet içindir, insan içindir, yoksa kendileri gaye değildir.
Ekonominin böylece biribirine denk üç çift unsuru vardır, bunlardan biri olmazsa ekonomi olamaz.
Üretim - Tüketim
Mübadele - Tedavül
İaşe - İmar
Bunlardan her çift birinin zıddı olup dengeli toplulukta eşittirler. Bir ülkede üretim kadar tüketim vardır. Yoksa ortada bir yığılma meydana gelirdi. Bugün herkes ürettiği malı sattığı için veya bizi sadece sattığı mal ilgilendirdiği için mübadele de bunlara eşittir. Oysa bugün bütün alış verişler para ile olmaktadır. O halde tedavül de mübadeleye eşittir. Diğer taraftan arz talebe eşit olacağından iaşe de mübadeleye eşit olacaktır. Dengenin sağlanabilmesi altıncı bileşenin de bunlara eşit olması ile gerçekleşir. O halde:
Üretim = -Tüketim = I Mübadele = İ Tedavül = -I İaşe = -k İmar
14.Ders
5- TESİR KANUNLARI:
İhtiyacı giderme çabası faydayı doğurmaktadır, faydayı kullanmakla ihtiyaç giderilmektedir. Yani fayda doğrudan doğruya ihtiyacı gidermiyor. İhtiyaç da doğrudan doğruya faydayı doğurmuyor. Muhtaç olan insan çalışıyor, neticede fayda doğuyor. Fayda kullanılıyor, ihtiyacı gideriyor.
Faydanın ihtiyacı karşılayabilmesi için kapalı bir devrenin oluşması gerekmektedir. Elma topraktan dallar arasında usare olarak gelir. Havadan alınan güneş ve karbondioksit ile birleşir, zaman içinde bol vitaminli elma halinde oluşur. Sonra insanlar tarafından toplanır, yenir, midede sindirilir, kana karışır, yakılır, su, atık ve karbondioksit olarak dışarıya atılır. Böylece tekrar eski hale döner. Bu sürecin bir tek halkası kopsa ihtiyaç giderilmemiş olur. Örneğin sindirilmezse veya nakledilemezse fayda sıfır olur. Bazen da negatif fayda yani zarar doğar.
İhtiyacın da faydayı doğurabilmesi için devreyi tamamlaması gerekir. İnsanlar çalışır emeğini harcar, mal meydana getirir, onu yer, sonra tekrar bir emek meydana getirir. Böylece yeniden çalışır. Fayda ancak bu şekilde sağlanmış olur. Yoksa eğer insan tekrar güçlenmezse buna fayda nazarı ile bakılmaz. Çünkü fayda, insana yaradığı müddetçe faydadır.
Elektrikte olduğu gibi burada da faydanın hareketinden ihtiyaç, ihtiyacın hareketinden de faydanın doğduğu görülmektedir.
Duyurma Hızı Rot Fayda = Talebin Değişmesi
v Rot H = Dt
Duyurma Hızı Rot İhtiyaç = Arzın Değişmesi
v Rot E = Bt
Fayda ve ihtiyaç, vektörsel birer büyüklüktür. Bir şeyin faydası yerine göredir. Bir sabanın faydası sadece üretime yaramaktadır. Bir elmanın faydası sadece tüketime yaramaktadır. Bir mağazanın faydası mübadele içindir. Bir paranın faydası tedavüle yaramaktadır. Bir arsa imara yarar, bir bina iaşeye yarar. Böylece vektör yönünü ve doğrultusunu değiştirir. İhtiyaç da aynı şekilde maksada göre yön alır. Bir tohuma olan ihtiyacımız üretim içindir. Bir yuvaya olan ihtiyacımız tüketim içindir. Birer kat sayı ile bunlara bağlı olan arz ve talep büyüklükleri de birer vektördür.
Bunların rotasyonlarını (dönüşlerini) tanımlamak şu anlama gelir: Bir mal iş yerinden pazara gider, pazarda satılır, esnaf bunu ham madde olarak alır ve tekrar bir güç harcayarak yeni bir mal meydana gelirse bir fayda halkası meydana gelir. Bu mutlaka bir ihtiyaç doğurmuştur. Çünkü insanlar çalışmış ve yorulmuşlardır. Bir mal kullanılır, hazmedilir ve sonunda tekrar güçlenirse bir ihtiyaç halkası meydana gelir. Bu faydayı doğurmuştur, zira bir emek arzı vardır.
Anolojisinin temelini oluşturan bu prensiplerin riyazi işleyişi üzerinde başka kitaplarda durulmalıdır.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Fayda ihtiyacı gideren şeydir.
Fayda = -İhtiyaç
SOSYALİST: İhtiyaç faydayı doğuran şeydir.
İhtiyaç = -Fayda
KAPİTALİST: Faydanın bir kısmı ihtiyacı giderir.
Fayda = -İhtiyaç – Artırma
KOMÜNİST: İhtiyacın bir ksımı fayda ile giderilir.
İhtiyaç = -Fayda – Hizmetler
TEŞEBBÜSÇÜ: Faydanın bir kısmı ihtiyacın bir kısmı ile giderilir.
Fayda - Artırma = - İhtiyaç + Hizmet
DEVLETÇİ: İhtiyacın bir kısmı faydanın bir kısmı ile giderilir.
İhtiyaç + Hizmet = - Fayda + Artırma
Doktrinler fayda ile ihtiyacı daima toplamaktadırlar. Bundan dolayı gerçek ekonomik düzeni kuramamaktadırlar.
ADİL DÜZEN: Kullanılmayan fayda ihtiyaca tesir etmez, ihtiyacın giderilmesi eksilen fayda, faydaların üretilmesi eksilen güç (artan ihtiyaç ) ile orantılı değildir. Her güç mutlaka fayda, her fayda mutlaka güç meydana getirmez. Sadece arz ve talep, doyurma hızı fiyat ve ücret, fayda ve ihtiyacın fonksiyonlarıdır. Aralarında toplama bağından başka bağlarla bağlıdırlar.
Kur’an’da bu bağ genel kural olarak Zariyat Suresi’nin başında verilmiştir. “Zirveler ziralandığında” denilmiştir.
“Zirve”, hakim nokta, müessir yer demektir. Bu kelime Türkçede de böyle kullanılır. “Zira” ise ağacın etrafına yaptığı gölge ki, orasını tesir altına alır ve ekinin bitmesini önler, bu kelime tesir sahası anlamına gelmektedir. Araplar undan yaptıkları lafayı kaynatırken bir kepçe veya çubuk ile karıştırırlar. Böylece lafa, bir taraftan çubuğun etrafında dolanır, diğer taraftan çubuk kazan içinde halka çizer. Böylece çubuk kazanın içini tesir altına alır. Buna “ziralamak” derler. Herşeyi ikili olarak çift yarattığını söyleyen Allah genel kural olarak tesir çiftlerinin böyle biribiri etrafında halkalar meydana getirdiklerini de bildirmektedir. Bu genel ifadenin riyazi olarak gösterilmesi bilindiği gibi şöyledir.( Matemetikte çok iyi bilinmektedir )
D = e E c Rot E = Bt
B = m H ise c Rot H = Dt
Ekonomide bu formüller
Duyurma Hızı Rot Fayda = Talebin Değişmesi
Duyurma Hızı Rot İhtiyaç = Arzın Değişmesi
Arz = Fiyat x Fayda
Talep = Ücret x İhtiyaç
Bu neticeler İslamiyet’te geliştirilmiş bulunan kıyas (anoloji) ilmi ile elde edilmiştir.
Bütün bunlar, ekonomi sisteminin sadece adil ücret sistemi ile halledilemeyeceğini gösterir.
15.Ders
EKONOMİK KATALİZÖR
PARA:
Birey kendi başına yaşasaydı veya diğer bireylerle ikili ilişkiler kursaydı ekonomi faaliyeti yeni araçlara ihtiyaç duymazdı. Fakat insan topluluk içinde yaşamaktadır ve bu sayede sayısız faydalar elde etmektedir. İnsanı topluluğa bağlayan bir vasıtaya ihtiyaç vardır. Bu da şu şekilde gerçekleşmektedir:
Birey diğer bir bireyle ilişki kurduğu zaman toplulukla kurmuş kabul edilir. Örneğin bir malı diğer bir şahsa verince topluluğa vermiş olur, sonra o malı verdiği adamdan değil, başka birinden alabilir ve topluluktan almış olur. Yani herkes bir başka insanla alış verişte bulunduğu zaman aynı zamanda topluluğa vekaleten vermektedir. Ahmet Mehmet’e elmayı verirken, Ahmet elmayı önce topluluğa verir ve kendisi artık topluluğun vekili olarak o elmaya sahiptir. Mehmet elmayı Ahmet’ten değil topluluktan alır. Böylece herkes topluluğa borçlu ve alacaklı hale geliyor. Bu durum işleri çok kolaylaştırmaktadır.
Bir değiştirmenin toplulukla yapılmış olabilmesi için topluluğun onu garanti etmesi gerekir. Bu nasıl mümkün olabilir? İşte bunu sağlamak için aracı bir vasıta kullanılmaktadır. Para ismi verilen bu vasıtayı, birey verdiği şeye karşı topluluktan almakta ve sonra iade ederek topluluktan istediği şeyi almaktadır. Öyleyse para, bireyin topluluğa verdiği mala karşılık devletten aldığı senettir.
İşte birey bununla hem malı değiştirme imkanına ulaşmakta, hem de mallarını ve emeklerini topluluğa külfetsiz emanet ederek depolama imkanına sahip olmaktadır. Para emeğin ve malların diğer emek ve mallara nisbetle olan değerini ölçmektedir.
Herkes verdiği malı veya emeği karşılığında para almaktadır. Bu para ile sonra başkasının malı veya emeği alınmaktadır. Böylece herkesin kendi mal ve emeğini ne ile değişebileceği ortaya çıkmaktadır. Bu suretle para ölçü vasıtası olmaktadır.
Bir mal topluluğa verilip başkaları tarafından alınırken veren en pahalıya satmayı, alan da en ucuza almayı düşünecektir. O halde alış veriş yapanların çıkarları zıttır, anlaştıkları miktar denge miktarıdır. Topluluk bu anlaşma miktarını kendi tekeffülü için de esas almaktadır. Bu şekilde bireyler, değerleri topluluğa verip alırken, aralarında yaptıkları anlaşmalar yeterli olup başka vasıtaya ihtiyaç yoktur.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Para mübadele vasıtasıdır, değer ölçüsüdür. Esas olarak tüccarın elinde bulunur. Maldan farkı yoktur. Mallardan biri para yerine kullanılır, paralığını kullananlar belirler.
SOSYALİST: Para kredi vasıtasıdır. Borç miktarını ölçer. Bankada bulunur. Bankanın çıkardığı senetler para olur.
KAPİTALİST: Para malların bedeli karşılığıdır. Mal sahipleri tarafından çıkarılır. Mala karşı çıkarılmış senetler, para olarak kullanılır. Sahibi patrondur.
KOMÜNİST: Para emeğin ücreti karşılığıdır. Emek sahibi tarafından çıkarılabilir. Paraya sahip olan, topluluğa o kadar emek vermiş olur. Paranın sahibi işçidir.
TEŞEBBÜSÇÜ: Para azlıktan dolayı halk tarafından aranan bir şeydir. Topluluğun kazandırdığı bir değerdir. Karşılığı yoktur. Altın ve gümüş böyle bir paradır. Sahibi de ona sahip olandır.
DEVLETÇİ: Para devletçe teyit edilmiş bir senettir. Karşılığı bütün ülkedir. Sahibi devlettir.
Paranın kaynağı ve gördüğü hizmetlerin çeşitliliğinde şüphe yoktur. Görüşlerden her biri kendi anlayışına göre doktrinine en çok uyanı seçmiştir. Tüccara alış-veriş yaptığı şey para olarak yetmektedir. Müteşebbis ise kolayca zengin olma hevesindedir. Onun için ideal para, altındır. Banka ise kağıt basıp topluluğu sömürmek ister.
ADİL DÜZEN: Alış verişte kendiliğinden meydana gelen tabii para esastır. Buna birşey denemez. Altın para da tabii olarak kabul edilmiştir. Mal karşılığında mülk sahiplerinin tanzim ettikleri senet de, toplulukça kabul edildiği takdirde birşey denemez. Bütün bunların gerçekte değerleri ve faydaları vardır. Paralık ek değer ve faydadır. Adil düzende fiyat sınırlaması olmadığına göre, para olmasından meydana gelen değer artışına müsade edilmiş ve adil düzen akitleri kendi teminatı altına almıştır.
Bankanın para çıkarması ise karşılıksız olduğu müddetçe halkı kandırmaktan ibaret olur. Fakat altın alıp yerine kağıt para çıkarabilir. Devlet de piyasaya arzedilmeyen bir mal karşılığında para çıkaramaz. Ama satışa arzedilmiş bir gayrimenkul karşılığında para çıkarabilir. İşçi emeğine karşılık meydana getirdiği gayrimenkule hissedar edilebilir ve bu hisse senetlerinin devri mümkün olur. Böylece tabii para ile banka ve devletin çıkardığı altın ve emlak parası ile adil düzen para müessesesinin bütün sakıncalarını gidermiştir. Faiz yasaklığı, zekat mecburiyeti paraya gerçek para değerini vermektedir.
Adil düzene göre, para maldan farklıdır ve değişik hükümlere tabidir. Paradaki artma ve eksilme borçluya, maldaki artma ve eksilme ise alacaklıya aittir. Bu kesin hüküm sonucu faiz yasak, ortaklık serbest olmuştur. Batılı doktrinlerde ise para ile malı ayırılmamakta ve aynı hükme bağlanmaktadır. Ya faiz de mübah görülüyor ya da kar da yasaklanıyor.
16.Ders
ALTIN PARA
a) Tüccar Parası:
Mübadelede halk malı para mukabili tüccara satmakta, tüccar aldığı malı dönüp para mukabili yine halka satmaktadır. Yani halk, malı para kullanmadan üretmekte, sadece değiştirmek için para kullanmaktadır.
Tüccar bir aracı olmaktadır. Tüccarın bu aracılığı yapabilmesi için ücrete muhtaçtır. O halde tüccara bir kar verilmelidir. Karın verilmesinin bir nedeni de mübadele bedelinin serbest anlaşma ile tespit edilebilmesidir. Aradaki fark tüccara kalmadığı takdirde ilk satıcı ile son alıcıyı topluluğa en faydalı bir fiyatla anlaştırmaya imkan yoktur.
Çok basit bir sistem olan bu para, uzun zaman çalışamaz. Çünkü kar dolayısıyle sonunda bütün para tüccarda toplanı, halkta para kalmaz olur, dolayısıyle tüccar malını satamaz. Satamayınca kendisi de alamaz, sonunda halk ürettiği malı elinde çürütür. İhtiyacından da kendisi helaka gider.
Ticaret parası tüccarı yatırıma zorlar. Sonunda üretim araçları da eline geçmeye başlar. Emlak parasını çıkarır. Faiz hoşuna gider, ticaretten vazgeçip banka kurar. Banka parası ile topluluğu sömürüp yıkmaya başlar.
Sermaye vergisi ile bütün bu sakıncalar giderilir ve çok uzun zaman topluluğu idare edebilir. Sermaye verigisi tüccarın karına eşittir.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Gerçek para ticaret parasıdır. Zira topluluğun maşeri vicdanından doğmadır. Ona paralık değerini topluluk vermiştir. Para olarak seçtiği şeyi de kendisi tayin etmiştir. Gerçek üretim ve tüketim ticaret sayesinde olmaktadır. Malını satamayan insan için eşya bir külfetten ibarettir. Malı bulamayan kimse de açlıktan ölür.
SOSYALİST: Ticaret parası aslında para olmadığı zamanlarda mecburen kullanılmış bir para olup gerçek para değildir; maldır.
KOMÜNİST: Ticaret parasına meşruiyet verilmez. Zira kamudan doğmakta, fakat tüccarlar tarafından istismar edilmektedir, gayrimeşrudur.
KAPİTALİST: Ticaret parasının gerçek karşılığı yoktur. Binaenaleyh belirsizdir, tanımlanmamamıştır. Para olmadığı için para yerine kullanılan bir vehimdir.
TEŞEBBÜSÇÜ: Ticaret parasının paralık vasfı yoktur, altın olmadığı zaman mecburen altın yerine geçen bir para olmaktadır.
DEVLETÇİ: Ticaret parasının devletçe teyidi yoktur. Bu nedenle para sayılmaz, belki para olmadığı zaman para yerine geçen bir eşya olabilir.
Liberalistler ticaret parasını yeterli görmekte, diğerleri de tamamen reddetmektedirler.
ADİL DÜZEN: Ticaret parası tam bir paradır. Ticarette malları değiştirmede yeter ve elverişli bir paradır. Bankanın ihracına, devletin teyidine, nedrete ve belirli karşılığa ihtiyaç yoktur. Ancak bu para ile sadece mübadele gerçekleşmekte, kredi, imar, iaşe, üretim ve tüketimin düzenlenmesi mümkün olmamaktadır. Bu nedenle toplulukta diğer paralara veya diğer görevleri de yapabilen terkip edilmiş bir paraya ihtiyaç vardır.
Ticaret parasının en kötü tarafı tasarruf yani artırma imkanını ortadan kaldırmış olması, kar zarureti dolayısıyle bütün parayı tüccarların elinde toplamasıdır. Bu ise tekel rejimini doğurmakta, topluluğu başka mecralara sürüklemektedir. Bu adil düzende sermaye vergisi ile önlenmektedir.
Gerçi kar ile bütün sermaye tüccarın elinde toplanmaktadır; fakat, tüccar kar etse de, zarar etse de devamlı olarak sermaye vergisi vermek zorunda olduğundan sermayesini atıl tutmamakta ve devamlı olarak çalıştırmak zorunda kalmaktadır. Bu suretle sermaye topluluğun hizmetinde olmaktadır. Elde edilen karın tamamını da sermaye vergisi olarak vermek zorunda bırakılmış olduğu için bununla tüketimde şuyuiyyet esası de gerçekleşmektedir.
Sonuç olarak sermaye vergisi olmadan ticaret parası ekonomik bakımdan kararsız, sosyal bakımdan bir sömürü aracıdır. Zekatlı bir ticaret parası ise ekonomi bakımdan çok karlı ve diğer bütün sistemleri de kararlı kılar ve sosyal bakımdan da çok adil bir paradır.
17.Ders
SERMAYE
Sermaye malın üreticiden tüketiciye akabilmesi için ara yerleri dolduran ve üretim ile tüketim arasındaki dalgalanmaları karşılayan bir mal yığınıdır.
Suyun pınarlardan toplanıp evlere dağıtıldığını düşünelim. Arada bulunan boruların, kanalların, çukurların ve deliklerin dolmuş olması gerekmektedir. İşte bu araları doldurmadan sudan faydalanmak mümkün değildir. Bunun sayesinde su, kaynaklardan bizlere kadar gelebilmektedir. Diğer taraftan kaynaklardan gelen su ile evlerde kullanılan su her zaman aynı değildir. Bazen daha fazla, bazen de daha az kullanılır. Gece yarısında herkes yatınca su kullanılmaz ama pınar sabaha kadar akar. Bu farkları karşılamak üzere depolar yapılır ve su kullanılmadığı zaman depolarda birikir, fazlası gerekli olunca depolardan harcanır. Aynı bunun gibi sermaye olarak yığılan mallar da üretici ile tüketici arasında, kullanma zamanındaki açıklığı kapatmak için depolarda saklanır. Bu şekilde sermaye hacmi büyür.
Malı üreticiden tüketiciye götürecek tüccar olduğundan sermaye tüccarın elinde olmalıdır. Bakımını ve ihtimamını o göstermelidir. Mal, para ile satın alınmaktadır. Parası olanlar, bütün malları alma gücüne sahiptirler. Zira malları ellerinde bulunduranlar mutlaka satmak zorundadırlar. Çünkü satmazlarsa o mallar bir fayda sağlamaz ve hiçbir işe yaramaz. Satış sadece para ile yapıldığından başka kimselere de satamazlar. Böylece toplulukta ticaret malı kadar da ticaret parası vardır.
Bununla beraber para ile mal arasında bir çok farklar vardır:
Para miktar olarak artıp eksilmez, sadece tüccardan üreticiye, üreticiden tüketiciye, tüketiciden tüccara doğru akıp durur. Para için önemli olan harekettidir. Mal ise üretilip tüketilmektedir. Binaenaleyh mal için akma değil, üreyip yok olma mühimdir. Malın depolanması topluluk için yararlıdır. Paranın depolanması ise topluluk için zararlıdır. Malın depolanması, malı depo edeni bir takım külfetlere sokar ve birçok tehlikeler doğurur. Depolama masrafları vardır. Malların bozulma ihtimali vardır. Topluluğun o çeşit mala ihtiyaç duymaması sonucunda malların elde kalma ihtimali vardır. Oysa paranın depolanması bir külfet taşımaz, bozulma ihtimali yoktur, topluluğun onu kabul etmemesi ihtimali de mevcut değildir.
Bütün bu avantajlar, tüccarı mal biriktirme yerine, para biriktirmeye yöneltir. Oysa malın biriktirilmesinde topluluğun çıkarınadır. Para malın üretimi ve akışına yaradığı müddetçe bir değer taşır. Bu da ancak faizin yasaklanması ve sermaye vergisinin mecbur tutulması ile gerçekleşebilir.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Sermayenin tamamı tüccar elinde bulunmalı, ekonomiyi o tanzim etmelidir. Zira topluluğun ihtiyaçlarını ve kaynaklarını tüccar bilmektedir. Karlı işler yapmakla da bu işe en ehil kendisinin olduğunu göstermektedir. Topluluğun hizmetinde olan sermayenin tüccarın elinde olmasında bir sakınca yoktur. Araba elbette şoförün elinde olacaktır. Gaye yolculuktur, şöforlük değildir. O halde sermayenin tüccarın elinde bulunması herkesin çıkarınadır. Yoksa ortağız diye herkesin şoförlük yapmaya kalkışması anlamsızdır.
SOSYALİST: Sermaye bankanın olmalıdır. Tüccar kredi ile ticaret yapmalıdır. Kontrol bu şekilde sağlanabilir. Tüccarın sermayeyi istismar etmesi önlenmiş olur. Bu şekilde sermayesi olmayıp fakat kabiliyetli olanlar için de ticaret imkanı doğabilir.
KAPİTALİST: Sermaye mülk sahiplerinin olmalıdır. Onlar tüccara veresiye mal verir ve sattırır. Böylece emniyetli iş yapılmış olur. Eğer zarar edilirse mülk sahibi karşılar. Asıl mal mülk sahibinin olduğuna göre tüccarın fahiş kar yapması önlenir, o sadece ücretini almış olur.
KOMÜNİST: Sermaye işçilerin elinde olmalıdır. Ticaret yasaklanmalı, herkes ürettiği malı ya devlete vermeli veya ortaya koymalıdır. Satsa bile doğrudan doğruya tüketiciye satmalı, aracılar kaldırılmalıdır.
TEŞEBBÜSÇÜ: Sermaye üreticinin elinde olmalı, malı o üretmeli ve pazarlarda doğrudan doğruya tüketiciye veya veresiye tüccara satmalıdır.
DEVLETÇİ: Sermaye devletin elinde olmalıdır. Herkes ürettiği malı devlete satmalı ve tüketeceği malı da devletten almalıdır. Ticareti devlet yapmalıdır.
Görüşlerden herbiri sermayeyi kendi tarafına çekmekte, karşı tarafa bir hak tanımak istememektedir.
ADİL DÜZEN: Ticaretin tüccar tarafından yapılmasında zaruret vardır. Alıp satan, kar ve zarar düşüncesinde olmadığı takirde, mal üreticiden tüketiciye istediğimiz şekil ve surette varamaz. Ticaret sermayesi de bu iş için olduğuna göre bu sermayenin tüccarın elinde olması kadar tabii ve zaruri birşey yoktur. Ticari kredi verilmemelidir. Zira bu ticari kabiliyet yarışını ortadan kaldırır ve gayeyi bozar. Tüccar kendi kazandıklarını sermaye yapmalı ve kendi kazandığı ile ticaret yapmalıdır. Zarar ettiği takdirde sigorta ile karşılanmamalıdır. Bu sayede denge kendiliğinden kurulur. Böylece tüccar son gayretiyle çalışmak zorunda kalır.
Bununla beraber bütün sermayenin tüccarın elinde bulunmasının elbette manası yoktur. Sadece ticari sermayenin tüccarın elinde olması yeterlidir. Üretim sermayesinin tüccarın elinde olmasının bir manası yoktur, daha zararlıdır.
Bir şahsın ihtiyacı olan araçlarını elinden almak ne kadar yersiz ise gereksiz fakat başkasına lüzumlu araçları da ona vermek o kadar anlamsızdır. İşte adil düzen herkese gereğini veren bir düzendir. Doktrinler ise hep bana hep bana felsefesini yürütmekteler.
18.Ders
KAR
Kar, mübadele sırasında sermayede meydana gelen artmadır. Riyazi olarak sermayenin mübadeleye göre türevidir (değişmesidir).
Kar = d Sermaye / d Mübadele
Burada tanımlanan kar net kar olup tüccarın kendi şahsi masrafları düşüldükten sonra geri kalan farktır.
Karın zıddı, zarardır, yani mübadele sırasında sermayede meydana gelen eksilme zarardır.
Kar sermayenin zamana göre artıp eksilmesini sağlayan bir unsurdur. Zira,
d Sermaye / d Zaman = Kar Mübadele /d Zaman
Bir şahıs için bu ifadenin zaman içinde alınan entegrali (toplamı) bize sermayeyi verecektir. Bir şahsın sermayesi, karların toplamından ibaret olacaktır. Sermayedeki artma ve eksilme de kar ve zarar ile devam edecektir.
Bu bir tek şahıs için böyle olduğu gibi, bir iş sahasında örneğin demir ticaretine yatırılan sermaye de o kolda ticaret yapan tüccarların karları toplamıdır.
Hatta bir beldede ticarete yatırılan sermaye, toplam tüccarların kar ve zararlarının bileşkesidir.
Demek oluyor ki; kar müessesesi bir tüccarın sahip olacağı sermayeyi, bir iş dalına ait ticarete konacak sermayeyi ve bütün ticarete konacak sermayeyi tayin etmektedir. Hatta bu sayede ülkeler arası sermaye de kararlı şekilde dağıtılmaktadır.
Böylece kar müessesesinin en önemli fonksiyonu, sermayeyi gerekli yerlere dağıtmış olmasıdır. Yalnız sermayenin bunu yapabilmesi için faizin yasak ve sermaye vergisinin mecbur olması şarttır. Şöyle ki;
Doğacak karı para olarak düşünürsek, sermaye sahipleri fazla paralarını bankaya yatırmaya başlar ve ondan faiz almak isterler. Hatta faizsiz olsa bile sırf biriktirmek gayesiyle karlarını ticari faaliyetten çekip bankaya yatırırlar. Bunun neticesi olarak para, ticari hayattan çekilir ve kar yukarıda söylendiği gibi sermayenin dağılış dengesini gerekli şekilde sağlayamaz, hatta çok kötü bir şekilde bozar.
Oysa faiz yasak olur, yerine faizin tam tersi olan sermaye vergisi alınırsa tüccar, parasını bankaya yatıramaz. Çünkü devamlı eksilme korkusu sermayesini artırmaya sürükler. Diğer taraftan mal olarak meydana gelen artmalarda da aynı şekilde kar veya zarara bakılmaksızın sermaye vergisi alınacağından herkes mecburen sermayesini artırmaya uğraşacaktır. Bu da sermayenin bütün karının devletçe vergi olarak alınması demektir. Kısa ifade ile sermayenin yerinde bulunmaması halinde devletçe alınmaya başlanır ve sermaye kaçarak yerine yerleşir. Örneğin demir ticaretinde sermaye fazla ise getireceği kar örneğin kırkta birden az olacağından sermaye vergisi anamaldan verilmeye başlanır, dolayısıyle sermaye azalır. Aksi olarak ise kırkta birden fazlası sermaye olarak birikir ve sermaye orada toplanmaya başlar.
Karın meşru sayılması, tüccara sermayenin azami sınıra ulaşması için gayret sarfettirir. Böylece ülkede arz ve talep kanunları en uygun şekilde işler ve tekel rejimi önlenmiş olur.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Kar ekonominin tek kamçılayıcısıdır. Bütün iktisadi hayat kar sayesinde kurulur ve faaliyete geçer. Satış ve alış fiyatları, konacak farklar tamamen serbest olarak alıcı ve satıcı tarafından pazarlık ile tespit edilmelidir. Kredi de bir para kiralanmasıdır. Bu nedenle aynı şekilde ona da müdahale edilmemeli ve borç verenle borç alan faiz oranını serbestçe tayin etmelidir.
SOSYALİST: Kar ekonominin kamçılayıcısı olmakla ve faiz de bir kar sayılmakla beraber, ilk devrelerden sonra serbest kar sistemi çalışmamakta ve bütün paralar tüccarın elinde toplanıp tekel rejimi doğmakta ve ikisadi krizlere neden olmaktadır. Bundan dolayı kar ve faiz meşru olmalı, ancak sınırlandırılmalıdır. Azami fiyat, bazen asgari fiyat, bazen sadece kar ve faizin oranları tespit edilmeli ve bireylerin işleri tarifelendirilmelidir.
KAPİTALİST: Kar ekonominin kamçılayıcısıdır. Faizle kar arasında bir fark yoktur. Ancak tüccarlar istismar ediyor, üretici ile tüketici arasına giriyorlar ve fahiş kar sebebi ile ekonomik çöküntü meydana getiriyorlar. Bundan dolayı kar ve faiz müessesesinin işlemesini mülk sahibinin ve fabrikatörün eline vermeliyiz. Asgari ve azami fiyatları onlar koymalı, kar sınırını kendi mallarına kendileri yapmalıdır. Böylece aracı sınıfın sömürmesi ortadan kalkar. Ekonomi düzeni de kabiliyetli patron tarafından en iyi şekilde yürütülür.
KOMÜNİST: Tüccar sömürüsü gibi banka ve patron sömürüsü de vardır. Kar ve faiz aynı şeydir. Her ikisi ekonomik düzeni kökünden bozucu faktörlerdir. İkisi de yasaklanmalı ve işçiler bu malları şayian kullanmalıdırlar. Kendileri üretip kendileri tüketmelidirler. Bu da herkesin karşılıksız çalışması, yine karşılıksız harcaması ile olur. Din, aile, milliyet ve mülkiyet fikirleri, diğer sömürücü sınıflar ve devlet ortadan kalkarsa insanlar böylece cennete girerler. Çünkü insanları bozan bu müesseselerdir. İşçi sınıfını sömürmek için diğer sınıflar tarafından icat edilmişlerdir.
TEŞEBBÜSÇÜ: Kar ve faiz kamçılayıcı ve düzenleyici bir unsurdur. Faydaları sonsuzdur, ekonomik düzen için zorunludurlar. Ancak kar ne tüccarın ne de mülk sahibinin hakkıdır. Çünkü bunlar üretmemişlerdir. Kar ve faiz müteşebbisin olamlıdır. Küçük esnaf ve pazar yerleri tesis edilmeli ve bunlar tarafından üretilip satılmalıdır. Büyük fabrikalarda ancak kendi üretip meydana getirdikleri malları tezgahtarları vasıtası ile dağıtmalıdır. Yani küçük esnafça yapılamayan işler büyük patronlar tarafından yapılmalıdır.
DEVLETÇİ: Kar ve faiz zararlı ve sömürücü müesseselerdir, bunlar ortadan kalkmalı, malları devlet almalı ve maliyet fiyatı ile halka intikal ettirmelidir. Böylece sömürü önlenmiş olur.
Batılı doktrinlerin ittifak ettikleri bir husus vardır: Faizin de kar gibi olduğu hususudur. Sağcı gruplar ikisini de meşru görüyor; fakat, şekli üzerinde tartışıyor. Solcu gruplar ise ikisini de esasta gayri meşru görüyor, ya zaruretler dolayısı ile müsade ediyor ya da kullanış şekli üzerinde görüş ayrılığına düşüyorlar.
Kur’an bu doktrinlerin görüşlerini bir cümle ile “...Ticaret de faiz gibidir, demişlerdir...” ayetinde veciz bir şekilde değinmiştir.
ADİL DÜZEN: Kar ile faiz aynı değildir:
a) Kar mübadele sonunda sermayede meydana gelen artmadır. Sermaye aslında maldır, para değildir. Dolayısı ile maldaki artmadır; maldaki artma ve eksilme alacaklıya aittir. Paradaki artma ve eksilme ise borçluya aittir. Para ve malın tanımı budur.
b) Malı üretmek, istenildiği kadar çoğaltmak mümkündür, o halde kar çoğaltılmak sureti ile başkalarının hakkına tecavüz etmeksizin kendiliğinden gerçekleşir. Paranın miktarı ise toplulukta sınırlıdır. Birinden diğerine geçmek ve bir yerde yığılmak sureti ile hem haksız kazançlara neden olmakta, hem de ekonomik tıkanıklıklar meydana gelmektedir.
c) Mal, ihtiyacı karşılayan faydanın taşıyıcısıdır. Fayda ve ihtiyaç yer ve zamana göre değişir. Dolayısı ile fiyatların artıp eksilmesi doğaldır. Kar ve zarar da bunun sonucudur. Para ise bizatihi hiç bir faydası olmayan nesne olup ona olan ihtiyaç artıp eksilmez. O zaten topluluktan alınan bir senettir. Bir alacağın durup dururken çoğalması anlamsızdır.
d) Kar zararı karşılayan bir müessesedir. Bir işte kar gibi zarar da mümkündür. Bu zararları, kendisine kar tanınan sermaye karşılamaktadır. Karı tanımadığımız zaman zararı da tazmin etmemiz gerekir. Oysa faizde bir zarar söz konusu değildir. O halde artması da hakkı değildir. Çünkü kar, taşınan riziko karşılığıdır.
e) Kar muamele karşılığı artmaktadır, faiz ise zamanla artmaktadır. Olsa olsa faiz icarla (kira ile) karşılaştırılabilir. Kar ile karşılaştırılması şeklen de mümkün değildir. Kira üretim veya tüketimde meydana gelen bir faydalanma karşılığı alınan ücrettir, yani menfaatin satışıdır. Kiracı oturmak suretiyle faydalanır. Bundan dolayıdır ki, teslim edilmeksizin yapılan kira akti geçerli değildir. Ve akit ne olursa olsun, kiracı işgal ettiği yeri her zaman boşaltabilir ve geri kalan kısmının kirasını ödemez. Gayri menkul bir mülktür, onun sahibi kiracıdır. Oysa paranın sahibi topluluktur. Karşılığı olan mal toplulukta bulunmaktadır. Paranın verilmesi ile mal teslim edilmiş olmaz. Ancak kira akti yapılmış olur. Para ile değişmesi halinde de malda meydana gelen eksilmeler borçluya ait olduğu için yine icardaki teslim sayılmaz ve bu nedenle genel kira hükümlerine göre de faiz yasaklanmış olur.
f) Kar zarar, mübadele de arz ve talebi tanzim, sermayeyi taksim ve faaliyette teşvik gibi sayısız faydaları olan ve sermaye vergisi (menfi faiz) ile zararları ortadan kaldırılabilen bir müessesedir. Faizin ise hiçbir faydası yoktur. Sayısız zararları vardır. Onun zararlarını kompese edecek başka bir müessese de yoktur.
Bütün bunların sonunda adil düzen faizin zerresini bile gayrı meşru görmektedir ve yine karın tamamını serbest bırakmaktadır. Böylece ifrat ve tefritten ayrılarak orta yol bulunmuştur. Faiz ve ticareti yasaklayan soldaki yollar, faiz ve ticareti serbest bırakan sağdaki yollar yerine adil düzen faizi yasak, karı meşru gören bir geniş bir yol tutmuştur.
19.Ders
KAR YÜZDESİ
Kar alış fiyatı ile satış fiyatı arasındaki farktır. Bir mal üreticiden çıkıp, tekrar üreticiye (tüketiciye) geldiği zaman malın fiyatında meydana gelen artış mübadele farkıdır. Mübadele farkından mübadele masrafları düştükten sonra geriye kalan farka aracı karı diyoruz. Aracı karı, mal bir kaç el değiştirdiği zaman aralarında taksim edilmiş olur. Ekonomik bakımdan aracıların bu toptan yaptıkları kar önemlidir. Bu kar az olmak şartı ile aracının çoğalmasında zarar değil, fayda vardır. Aracı artınca, rekabet ve imkan dolayısıyle mübadele hizmeti daha iyi yürümüş olur.
Bazı ekonomi sonuçlarını kolayca formüle etmek için karları yüzde olarak göstermek faydalıdır. Yüzde kar satış fiyatı ile alış fiyatı arasındaki farkın alış fiyatına bölünmesidir. Fiyat, bir malın birim miktarının mübadelede aldığı para birimi miktarıdır.
Fiyat = d Para / d Mal
Bir malın çok az olduğu zamanki satış fiyatına azami fiyat, sermaye pek çok olduğu zamanki sürekli alış fiyatına (maliyet fiyatıdır) asgari kararlı fiyat diyoruz.
Azami fiyat ile asgari fiyat arasındaki farka azami kar diyoruz.
İdeal şekli ile azami kar sürekli ise ve borçluluk halinde (menfi sermaye) zarar da sürekli ise buna faiz diyoruz.
Sermayenin küçük olması halinde maliyet yüksektir ve dolayısı ile kar yüzdesi düşüktür. Sermayesizlikte kar yüzdesi sıfırdır. Bilindiği gibi bu bir hiporbolik ifade ile temsil edilebilir:
Yüzde Kar = Th (Maliyet faktörü x Sermaye ) x Azami Kar Yüzdesi
y = Th ( MS ) yo
Maliyet faktörü, malın cinsine, üreticinin yeteneğine ve imkanlarına bağlı olarak sermayenin artması ile düşmektedir. Dolayısı ile kar yüzdesi artmaktadır. Piyasada doyma olmasaydı bizim kar yüzde formülümüz böyle kalacaktı. Oysa piyasada mal çoğaldıkça ihtiyaç azalır, dolayısı ile satış fiyatı düşer. Mal sonsuz olduğu zaman satış fiyatı da sıfır olur. Satış fiyatının sıfıra doğru yaklaşmasını da çan eğrisi ile ifade edebiliriz. Çünkü bu tamamen ihtimaliyat kanunlarına bağlıdır.
Yüzde Kar =Azami Yüzde Kar x Th (Maliyet Faktörü x Sermaye) x e-Doyma faktörü x sermaye
y = yo Th (ms ) e -ds2
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Bir malı en ucuza almak, o malın sahiplerinden en çok paraya muhtaç olanı bulmak, malı en rasyonel ve verimli çalışarak elde edeni bulmak demektir. Bu topluluk için faydalıdır. Malı en pahalı satmak demek o mala en çok muhtaç olanı, o malı en çok değerlendireni bulmak demektir. Bu da topluluk için faydalıdır. Bu nedenle kar yüzdesinin bir manası yoktur. Kar serbest olunca, yüzde de elbet serbest olmalıdır.
SOSYALİST: Sermayeye bir kar tanınmalıdır. Ancak bu kar yüzde herhangi bir oran olmalıdır. Bu faizin aşağı yukarı iki mislinden fazla olmalıdır. Böylece sermaye kendi hakkını alır, zararını de karşılamış olur. Bu faiz olarak % 10-12, kar olarak da % 20-25 olabilir.
KAPİTALİST: Kar yüzdesi mülk sahibi tarafından tayin edilmeli ve tüccarlar ancak o oranda satabilmelidirler.
KOMÜNİST: Kazancın tamamı topluluğa ait olan sermayeye aittir ve dolayısı ile kar yüzdesi de sıfırdır.
TEŞEBBÜSÇÜ: Müteşebbis için kar yüzdesi söz konusu olamaz. Tüccar karı yüzde olarak tespit edilebilir.
DEVLETÇİ: Devlet bir kar yüzdesi tayin etmelidir ve ona göre alış ve satış olmalıdır. Bu kar da ancak devletin olabilir.
Doktrinler kar yüzdesine sadece bir matematik ifade olarak değer vermektedirler. Ekonomik oluşların açıklamalarında kar yüzdesinin rolü üzerinde durmamamktadırlar.
ADİL DÜZEN: Malların maliyet fiyatı, sermayenin artması ile düşmekte, dolayısı ile çok sermaye çok malın arzına sebep olmaktadır. Bu bağlantı sonsuz olmayıp bir yerde sermayenin çokluğu hemen hemen maliyete tesir etmez olmaktadır. Diğer taraftan malın çoğalması fiyatı düşürmekte, zira piyasa doymaktadır. Yüzde kar, arz fiyatı ile, talep fiyatı arasındaki farkın talebe bölümünü teşkil ediyor. Bu, sermaye sıfırken sıfırdır. Sermaye bir noktaya geldiği zaman kar yüzdesi azamiyi bulur. Sonra tekrar kar yüzdesi düşmeye başlar.
Adil düzende bu azami noktanın çok önemli değeri vardır. Bu sermayeye “nisap” denmektedir. Nisap sermayenin yüzde olarak en çok kar getirdiği noktadır. Bu noktanın altındakiler vergiden muaftır. Bu noktanın üstün de olanlardan ise sermayenin yüzdesi olarak %2,5 vergi alınmaktadır. Bu suretle adil düzen vergi sistemini yüzde üzerine oturtmuştur. Dolayısı ile yüzde olarak ifadelerin adil düzende çok önemli anlamları vardır.
20.Ders
SERMAYE DENGESİ:
Gelir vergisi, karın devlet ile tüccar arasında paylaşılmasıdır. Diğer bir ifade ile sermaye sahibine daima bir kar imkanı tanımaktadır. Faizli sistemde bu zorunludur. Tüccar faizden daha fazla, iki mislinden fazla kar yapamıyorsa parayı bankaya yatırır ve ticari hayattan sermayeyi çeker. Ticari hayattan sermayenin çekilmesi iş hayatını felce uğratır. Lüks eşya üretimi ve yatırım faaliyetleri hızlanır, sınıflar oluşur ve çatışmalar başlar. Dolayısıyle tüccara büyük bir kar tanımak gerekir. Gelir vergisi oranını müteraki sistemle artırmış olmak bir anlamsızdır.
Gelir vergisi sermayenin yüzdesi olarak ifade edilirse azalan verim kanunundan dolayı vergi oranı yaklaşık olarak sabit kalır.
Diğer taraftan müteraki vergi sisteminde ise bu yüzde vergi sermaye ile kademe kademe artmaktadır. Bunu da;
Yüzde Vergisi = Sabite Yüzde Kar ile ifade edebiliriz.
Her iki halde de kar ilanihaye devam eder ve sermayenin üst sınırı yoktur. Eğer gelir vergisi yerine, sermaye vergisi sistemi uygulanırsa yüzde karın nisaptan sonra sermayenin artması ile yüzde karın azalacağı gerçeği göz önüne getirilirse kar % 2,5 olduğu zaman sermaye karının duracağı ortaya çıkar. Eğer sermaye bu miktardan fazla ise verdiği vergi karından daha fazla olacağından her yıl zarar edecek ve azami sermayeye inmiş olacaktır. Eğer sermayesi azsa her yıl karından dolayı çoğalacak ve yine azami sınıra varacaktır. Böylece sermayenin kritik bir yerini bulacak ve orada kararlı bir hal ortaya çıkacaktır.
Bu azami sermaye dediğimiz yer ise malın cinsine, muhitin şartlarına ve en önemli olarak tüccarın kabiliyetine göre teessüs edecektir. Bizim de istediğimiz bundan başka birşey değildir. Bu sayede sermayelerin dağılışı, sermaye miktarları, tüccarların kabiliyetleri hep ortaya çıkacak, sermaye topluluğun ve ekonominin en çok yararlanabileceği yerlerde oturmuş olacaktır.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Devlet vergiyi tüccardan almamalıdır. Çünkü ticarette üretim ve tüketim yok, milli gelirde bir artış görülmüyor. Vergi üretilirken alınmalıdır.
SOSYALİST: Vergi herkesten kazancına göre alınmalıdır. Fazla geliri olanlar, artan kar oranında vergi ödemelidirler.
KAPİTALİST: Vergi kazanca göre ve yüzde olarak ödenmelidir. Kazanç dışında sabit sermayeden vergi alınmamalıdır. Müteraki sistem uygundur.
KOMÜNİST: İnsanlar malı ihtiyaçları kadar kullanmalı, artanın tamamı kamunun olmalıdır. Vergi böylece ödenmiş olur.
TEŞEBBÜSÇÜ: Vergi tüketilen mallardan alınmalıdır.
DEVLETÇİ: Devlet hem gelirlerden hem de gayri menkullerden vergi almalıdır.
Doktrinler verginin gelir ve gider oranına göre alınması hususunda ittifak etmekte, sadece kaynağında ihitilafa düşmektedirler.
ADİL DÜZEN: Pazarda yani ticari sahada vergi sermayeden alınmalıdır ve oran sabit olarak %2,5 olmalıdır. Bu oran hükümetlerce değiştirilmemelidir.
Sorulması muhtemel bazı sualler ve cevapları:
Soru- Her mal için ve her şartta sermayeden %2,5 almak ihtiyacı karşılar mı?
Cevap- Sermaye aynı ekonomi çevresinde yüzde karları sabit olacak şekilde dağılır. Zira eğer daha fazla yüzde kar getiren bir yer varsa sermaye derhal oraya kaymaya başlar. Artan sermayenin yüzde karı düşeceğinden derhal ortalama kara döner. Bu, düşük yüzde kar için de geçerlidir. Sermaye oradan derhal kaçar. Bütün sermayelerde kar oranı aynı olduğuna göre ödeyecekleri vergi oranının da aynı olması en tabii sonucudur. Şartların değişmesi, o sahaya kayacak sermayeyi artıracak veya eksiltecektir, yoksa kar yüzdesinde bir değişme olmayacaktır. Binaenaleyh vergide de değişme olamaz.
Soru - % 2,5 nasıl tayin edilmiştir ve her çağa uyar mı?
Cevap- Sermaye vergisi yüzdesinin azalması azami sermayeleri arttırır, ticari hayatta daha fazla sermayenin bulunmasına sebep olur. Yüzde verginin çoğaltılması azami sermayenin düşmesine sebep olur ve dolayısıyla sermaye darlığı ortaya çıkar. Bu miktar acaba ne olmalıdır? Onluk sistem kullanıldığında göre esas verginin onda bir olması gerekir. Ağırlaştırıcı sebeple bu beşte bir olabilir. Hafifletici sebeple yirmide veya kırkta bir olabilir.
Esas vergi zirai gelir vergisidir. Arazi sınırlı olup bir şahsın mülkiyetine verildiği için vergi ödemekle yükümlüdür. Madenlerde ise ayrıca bir de tükenme sçz konusu olduğundan kamunun hakkı daha fazladır, dolayısıyla beşte birdir. Hayvanla sulanan tarlaların zorlukları fazla olduğu için bunda da hafifleme oluyor ve vergi yirmide bire düşüyor. Ticaret mallarında ise ticaret hacmi sabit olduğu için vergiye tabidir. Bu saha herkese açık olduğu için vergi oranı yarıya düşer ve yirmide bir olur. Ayrıca yukarıda anlatılan zaruretlerden dolayı sermayeden vergi alınmak mecburiyeti olduğu için tekrar yarılanır ve kırkta bire düşer.
21.Ders
GENEL DENGE:
Sonuç olarak ticaret parası mübadele sırasında kendiliğinden doğan bir para olup esas itibarı ile tüccarın elinde bulunur. Tüccarın sermayesi budur. Ticaret parasının değerini topluluğun kollektif vicdanı belirler, bireyin müdahalesinin dışındadır.
Ticari sermayenin değişik mallar ile tüccarlar arasında dağılması ve bizzat ticaret hacminin serbest tasarruf sonucunda oluşabilmesi için verginin ticari mallardan, sermayeden, sermaye olan paradan yüzde olarak alınması gerekir.
Bunun dışında faizin yasaklanması ve ticari kredinin verilmemesi gerekmektedir.
Bu şekilde kurulan mekanizma ile
1) Toplam sermaye,
2) Mallara göre sermaye dağılışı,
3) Tüccarlara sermaye dağılışı,
4) Toplam tüketim miktarı,
5) Mallara göre tüketim dağılışı,
6) Üretimin üreticiler arasında dağılışı ve
7) Tüketiciler arasında dağılış gibi günlük üretme ve tüketme arasında kurulması gereken dengeler en iyi bir şekilde düzenlenmiş olur.
Batılı ekonomistleri, sermaye üzerinden vergi alma sistemini bilmiyorlar. Çünkü bu sınıflardan hiçbirinin işine gelmiyor. Bir sınıflar ekonomisi olan Batı ekonomisinin esas eksikliği budur. Hemen hepsi para ve malı aynı görmekte, ticaretle faizi birlikte değerlendirmektedirler.
Adil düzen ise faizi yasaklar, ticareti serbest bırakır, ancak sermayeden %2,5 vergi alır. Fiyatların sınırlandırılmasını kabul etmediği gibi faizsiz de olsa ticari kredilere muhaliftir.
Bu görüşleri “İslam’da Fiyat Tahtidi Meselesi” ve “Faizsiz Banka ve Ticaret” gibi iki makalede izah etmiştir. O makaleleri aynen alıyoruz: (Ekli yazılar)
22.Ders
ESNAF PARASI
Topluluk az bulunur, kolay bölünebilir, zamanla eskimez, taşınması kolay herkes tarafından tanınan ve mütecanis olan (türden türe değeri değişmeyen ) şeyleri para olarak kullanır. Tarihin her devrinde bu esaslara en uygun altın ve gümüş madenleri kabul edilmiş, para olarak onlar kullanılmıştır. Gümüş küçük, bozuk para, altın da milletlerarası para olarak hala kullanılagelmektedir, ileride de kullanılacaktır.
Diğer bütün paraların değerleri zaman ve mekana bağlıdır. Bugün çok kıymetli olan bir ticaret veya senet parası yarın şartların değişmesiyle değersiz hale gelebilir. Türkiye’de pek muteber olan bir para Çin’de değersiz olabilir. Fakat altın her yerde ve her devlette değerini korumaktadır.
Üretim ve tüketim mallarının mübadele sahası ne kadar geniş olursa üreme verimi o kadar çok olacağından hem satıcı, hem alıcı ve de bütün insanlık için emeksiz bir üremeye sebebbiyet vereceğinden malların altın para ile değerlendirilmesi ve bütün dünya piyasalarına sürülmesi gerekir. Bu malların gümrüğe tabi tutulması ve gümrüklerden geçerken birçok engeller çıkarılması hem o millet için hem de bütün insanlık için çok zararlı bir şeydir. Altın paradan başka paranın kullanılması da aynı sonuca götürür.
Esnaf çalışır, malı yığar, mevsimi gelince satar. Sattığı mal karşılığı aldığı para ile bir yıl hem çalışır kendisine sermaye yapar, hem de geçinir. Çiftçi de böyledir. Bunlar mallarını emniyetli paraya çevirmek isterler. Ticaret veya senet parası gibi paralar bunları temin etmez. Dolayısıyle esnaf altın paraya kıymet verir. Altın paranın bulunmadığı ülkelerde küçük sanayi yani esnaf sanayii gelişmez. Altın paranın bulunduğu devirlerde ise esnaf sanayii hakim olmaya başlar. Osmanlı sanayii altın paraya dayanan bir sanayidir.
Altınların her zaman tartılması ve miyara vurulması zor olduğundan devletçe damgalanır, üzerine ayar ve ağırlığı belirtilir. Halk bu parayı, altını damga değeri ile alıp verir.
Altının ayarı düşürülerek tağşişe gidilip bu paranın da istismarı yapılmaktadır. Yıkılışa gide devletler böyle hilelere başvurmaya başlar. Fakat bu hile yıkılışı durdurmak şöyle dursun daha da hızlandırır.
Altının doğrudan para olarak kullanılması yerine bankaya altın emanet edilir ve karşılığında senet alınır. Altın karşılığı alınan senet piyasada altın gibi dolaşmaya başlar. Bu şekilde daha kolay olur. Bunun hilesi de hazinede mevcut olan altından daha fazla senet çıkarmaktır. Herkes gelip birden altınları geri istemeyecekleri için bundan yararlanan bankalar faizli müessesede milleti sömürmeye başlarlar. Bu nedenle altın parasının ihracı devlete verilmelidir.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Altın da bir maldır. Diğer mallar gibi para olarak kullanılır. Ayırt edilmesi doğru değildir.
SOSYALİST: Altın da bir maldır, ancak bankanın teyidi ile para olarak kullanılabilir.
KAPİTALİST: Altın da bir paradır. Ona sahip olan, karşılığında senet olarak başkasına devredebilir. Bu senet para olarak kullanılabilir. Çünkü mal karşılığıdır. Bizzat altının kendisi para olamaz.
KOMÜNİST: Altın az bulunur, topluluğa ait bir maldır. O bireylerin işine yaramaz, para olarak da kullanılamaz.
TEŞEBBÜSÇÜ: Altın bizatihi kendisi paradır ve para yalnız budur. Bütün değerler altın üzerinden ölçülmeli ve altının kendisi para olarak kullanılmalıdır. Devlet sadece miktarını teyit edici damga vurabilir. Bankalar ancak altın kadar senet çıkarabilir ki, o da altın sayılır.
DEVLETÇİ : Altının para olarak kullanılabilmesi için devlet tarafından damgalanması ve değerlendirilmesi gerekir.
Doktrinler, altını para olarak kabul eden ve etmeyen diye iki gruba ayrılmakta, bir kısmı bizzat altına para gücünü tanımakta, diğer kısmı ise altının para olmasını altınlığına değil de, diğer müşterek kaynaklara bağlamaktadır.
ADİL DÜZEN: Altın (bazen gümüş de) para olarak yaratılmıştır. İnsanlar paraya olan ihtiyaçları oranında altın üretmekteler. Altın her devirde gerçek değerini korumaktadır. Başka hiçbir teyide gerek kalmaksızın altına paralık vasfını vermek gerekir. Bununla beraber altından da başka paralar vardır.
Devlet altın karşılığı çıkaracağı para ile diğer paraları tanzim eder. Şöyle ki;
Halk altını devlet bankasına götürüp emanet eder ve karşılığında altın para alır. Bu para tıpkı altın gibi piyasada tedavül eder. Altın ise tedavülden çekilir. Piyasada meydana gelen krizler bazen halkı bazen altını para olarak kullanmaya zorlar. Bu takdirde piyasada para miktarı birden bire artar. Bir toplulukta para mala eşittir. Altın hem paradır, hem maldır. Eğer bir üçüncü varsa, altın mal tarafına geçtiği zaman piyasada para darlığı; para tarafına geçtiği zaman da para bolluğu ortaya çıkar ve bu üçte iki oranında bir dalgalanma gösterir ki, çok tehlikelidir. Bundan dolayıdır başka paraların bulunduğu ülkelerde altın parayı kontrol etmek gerekir. Bu da mevcut altının iki misli kadar para çıkarmakla mümkündür. İadeler başladığı yani piyasada altın çoğalmaya başladığı zaman piyasadan altın para iki misli çekileceğinden altının değeri düşecek, altın paranın değeri ise yükselecektir. Bu yüzden herkes yine altını bankaya yatıracaktır. Böylece denge kurulur. Bu çıkarılan iki misli altın paranın yarısı senet parası olarak çıkarılır. Yani bu para piyasada mevcut olan mal karşılığıdır. Zira bir toplulukta altın kadar mal vardır. Bankaya yatırılmayan altınlar da ticaret parasına denk kabul edilebilir. Sonuç olarak üç çeşit para birleştirilir ve hepsi de altın cinsinden tanımlanır.
Bütün bunlar bize para işlerinin sadece devlet işi olacağı konusunu açıkça göstermektedir.
23.DERS
MALİYET
Bir malın üretilebilmesi için önce bir müteşebbisin ortaya çıkması ve ilgili teşebbüsü meydana getirmesi; malın üretilmesi için de gerekli tesislerin bulunması gerekir.
Müteşebbis, teşebbüs ve tesislerde yıpranma (amortisman: kira: sermaye neması ) karşılığını kardan alır.
Teşebbüs ve tesislerden sonra mal için gerekli ilk madde olan malzeme ile malzemede gerekli değişikliği yapacak işçiliğin de temini gerekir.
Malzeme ve işçilik bedeli maliyete girer.
Teşebbüs ve tesis masrafları sabit olup üretilen mal miktarına bağlı değildir. Malzeme ve işçilik miktarları ürettilen mala bağlıdır.
Üretilen mal arttıkça işçilik masrafları önce düşer. Zira bütün saatler çalışmakla geçirilir, işte ihtisas kazanılır, iş bölümü işlerin çalışma verimini artırır. İş büyüdükçe durum değişir, artık işçilerin çalışmasına hakim olunamaz, kalifiye işçi bulunmaz, dolayısıyle masrafları artar.
Aynı muhakemeyi malzeme temini için de yürütebiliriz. Fazla malzeme alınırken daha ucuza alma imkanı olabilir. Daha fazlasına ihtiyaç olacaksa bulunamaz ve az kanuna tabi olacak malzeme masrafları gittikçe artar.
İşçilik Masrafı = Azami İşçilik Masrafı e -çalışma faktörü işçilik2
Malzeme Masrafı = Azami Malzeme Masrafı h
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Maliyet fiyatı üreticinin satmaya razı olduğu fiyattır. Zira mal topluluğa bu bedelle intikal etmektedir.
SOSYALİST: Maliyet fiyatı, tarife ile tespit edilmiş işçilik ücretleri ile, yine tarife ile tespit edilmiş sermaye faizinin toplamından ibarettir. Çünkü ham madde alınıp satılmıştır, üretime dönemezler.
KAPİTALİST: Maliyet, sabit masraflarla, bağlı masrafların toplamıdır.
KOMÜNİST: Maliyet sadece işçilik masraflarıdır.
TEŞEBBÜSÇÜ: Maliyet fiyatı, işçilik, ham madde, sermaye ve amortisman masraflarıdır.
Doktrinler maliyeti kendi açılarından tanımlamakta ve sabit masraflar ile, bağlı masrafların her ikisini maliyete katmaktadırlar.
ADİL DÜZEN: Faizin yasak olması, sabit tesislerin vergiden muaf tutulması, teşebbüs hizmetlerinden çoğunun (muhasebe,muamele, muhafaza, reklam vs.) devletçe karşılıksız olarak yapılması sabit masrafları asgariye indirir. İdeal sistemde sabit masraflar yoktur; olsa dahi bunlar maliyetten değil, teşebbüsün karlarından karşılanır.
İşçilik ve malzeme bedelin toplamından ibarettir.
24.Ders
SATIŞ FİYATI VE DENGE
Her firma, kendi işçilik ve malzeme edinme imkanlarına göre ayrı maliyet eğrisine sahiptir. Küçük firmalar az malı büyük firmalardan daha ucuza mal ederler. Büyük firmalar ise çok malı küçük firmalardan daha ucuza mal ederler.
Toplam arz bütün firmaların ürettiği malların toplamıdır.
Talep ise arzedilen malların miktarına göre azalmaktadır.
Piyasada küçük ve büyük iki çeşit firmadan başka firmalar bulunmadığını düşünelim. Bu iki firma piyasaya aynı fiyatla mal sürer ve sürdükleri mal miktarı o fiyatta talebe eşit olursa dengeli çalışma gerçekleşir. Bu fiyatı büyük firma da bozamaz. Çünkü fiyatı, malı artırmadan düşürürse talep miktarı çoğaltılır ve küçük firma malını daha da kolay (yani pahalı) satabilir. Böylece büyük firma zarar ederken küçük firma kara devam eder.
Fiyatı sabit tutar, ürettiği malı çoğaltırsa, satış fiyatı düşer, sonunda her iki firma zarar edebilir. Ancak küçük firma üretimini düşürerek maliyetini düşürür ve zarardan kurtulur. Büyük firma ise zarar etmeye devam eder. Çünkü o, o miktarda ve o fiyatta zarardaydı. Böylece küçük firma rahatlıkla büyük firmayı kontrol altına alabilir ve rekabete devam edebilir.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Küçük firma tutunabiliyorsa topluluk için iyidir; tutunamıyorsa zararlıdır. O halde müdahaleye gerek yok, herşey kendi oluşu içinde en iyi şekilde yürür.
SOSYALİST: Satış fiyatları tespit edilmek şartıyle firmaların büyük veya küçük olmaları fark etmez. Çünkü topluluk için onu temin etmek fiyatı bozmaz.
KAPİTALİST: Küçük firmalar malı pahalıya mal eder, bunun için ortadan kalkmalıdır.
KOMÜNİST: Firmalar büyük olabilir; fakat, artık değerler topluluğun olmalıdır.
TEŞEBBÜSÇÜ: Büyük firmalar tekel rejimi doğurabilir. Bu nedenle küçük firmalar da olmalıdır.
DEVLETÇİ: Devlet işlere göre ve planlama ile firmaların büyüklüğünü tespit etmelidir.
Doktrinler küçük veya büyük firmaların maliyet fiyatı üzerinde açık bir çözüm getiremiyorlar.
ADİL DÜZEN: Küçük firmalar vergiden muaf tutulmalı ve sermaye yardımı yapılmalıdır. İşçilerden ve hizmetlilerden asla kazanç vergisi alınmamalıdır. Teşebbüs hizmetlerini devlet karşılıksız yapmalıdır. Böylece küçük teşebbüs korunur ve büyük müteşebbis de büyük faaliyetler üzerinde oynayamaz ve dolayısıyle tekel rejimi doğmaz.
İşte sermaye vergisinde nisaptan daha küçük olan sermayelerden (sahibi zengin de olsa) vergi alınmamasının hikmeti budur.
Görüşümüzü özetlersek;
1) Kazanç vergisi yok, işçi ve hizmetlilerden vergi alınmıyor.
2) Tesis vergisi yok, gayri menkullerden vergi alınmıyor.
3) Nisabın altında olan sermayeden vergi alınmıyor.
4) Devlet karşılık almadan kamu hizmetleri olarak:
a) Muhasebeyi tutuyor,
b) Muameleleri yapıyor,
c) Malları koruyor,
d) Hakları savunuyor,
e)Müteşebbisleri ve işçileri tanıştırıyor,
f) Malları tanıtıyor,
g) Borç ve alacaklara kefil olup kredi veriyor,
h) Standart ve laboratuvar esası ile malları kontrol edip etiketliyor.
ı) Her türlü nizaları en seri bir şekilde gideriyor
k) Yol, enerji ve su gibi kamu tesisleri ile yoksul ve fakirlere yardım kurumları yanında her türlü sosyal yardımlaşmayı gerçekleştiriyor. Böylece kararlı bir denge kuruyor.
25.Ders
ÜCRET PARASI:
Mal sahibi sattığı mala karşılık tüccardan senet almaktadır. Sonra tüccar da sattığı mala karşılık halktan senet almaktadır. Böylece tüketicinin senedi üreticiye gitmekte; tüketici bizzat üretici ise aynı senet devredeceği için senet, para yerine geçmektedir. Üreticinin tüketiciye sattığı malı ölçecek bir para biriminin olması gerekir. Bu da genellikle ticarette olduğu gibi bir mal ölçü birimi olarak kabul edilebilir. Bunun ticaret parasından daha kolay tarafı, her malın burada para olarak kullanılabilmesidir. Çünkü bu senette mallar, sadece ölçü birimi olması dolayısıyla bölünme, taşınma ve saklanma gibi paralık vasfının aranmasına gerek kalmamaktadır.
Bu paranın tehlikesi, ölçü biriminde büyük oynamaların olabilmesi ve mal mevcut olmadan da senedin tanzim edilebilmesidir. Bunun için böyle bir para genellikle menkul mallar imal eden ve yıpranmaya (amortismana) tabi fabrikalar tarafından ihraç edilmekte ve ancak bunların senetleri para olarak kullanılmaktadır. Bulunan başka çare de banka tarafından bunun kontrol edilmesidir. Bu da bankanın kredi tanıması ve bankaca kabul edilmeyen senetlerin muteber sayılmaması keyfiyetidir.
Hamiline yazılmış ve karşılığı mal olan bu senet, üretici tarafından çıkarılıp işçilere verilmek ve sonra bununla işçilere mal satmak şeklinde düşünülen bu para bankaca teyit edilmek şartı ile çalışmaktadır.
Satılan malın olmaması, tüketilmesi ve değerinin düşmesi gibi hallerde çıkarılan senedin para olarak işlemesi ve herkesin bu parayı kolayca çıkarabilmesi nedeniyle bu para çok kullanılan, fakat değeri olmayan bir para halindedir.
Çoğunlukla tüccar parası ile beraber çalışır ve faiz müessesesi ile bu paraya hayatiyet kazandırılır. Faizin teşviki ile diğer paranın yanında senet de işler. Faiz müessesesini yaşatmak için bankalar bu parayı destekler. Senet kırma ve buna göre bankaların para ihracı sistemi bu siyasetin bir ifadesidir.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Malın senetle alınıp satılması sermaye sahibi tüccarı ortadan kaldırır; kayırılma, banka tarafından beslenmiş bir takım türedileri ortaya çıkarır, tüccarın ahlakını bozar. Bu nedenle ticari paranın dışında başaka bir paranın kullanılması uygun değildir.
SOSYALİST: Senet parasının paralık vazifesini görebilmesi için banka tarafından teyit edilmesi gerekir. Bu da ancak bankanın kredi tanıdığı kimselerin ciro ettikleri senetlerin muteber olacağı esası ile senet parası geçerli olabilir.
KAPİTALİST: Senet mal karşılığı çıkarılmış bir paradır, mal sahibinin eline verilmiştir, asıl para da budur. Bunun dışında ticari para, karşılıksız bir paradır. Banka veya devlet veya altın sahibi ise mal sahibi değildir ve yalancıktan para çıkarmaktadır. Gerçekte bir kandırma ve aldatmadan ibarettir. Banka, mal sahibinin bir bürosu, devlet ise mal sahibinin bir bekçisidir. Altın, sadece bir maldır. Karşılığı olmayan bir kredinin manası yoktur.
KOMÜNİST: Mal topluluğundur, onun bir para ile değerlendirilmesi manasızdır, paraya gerek yoktur.
TEŞEBBÜSÇÜ: Mal karşılığı çıkarılan bir para hamiline yazılı olduğundan mal durur, onun yerine para hareket eder. Çünkü malın hareketi paraya bağlı değildir. Bunun sonunda enflasyonist bir hareket olur. Bu da ekonomik düzeni bozar. Bu nedenle ancak altın karşılığı olan senedin bir anlamı olabilir.
DEVLETÇİ: Senetler devlet tarafından kontrol ve murakabe edilmek, devlet planlarına uygun olmak şartıyle geçerli olabilir. Çalışan işçiye devlet tarafından senet verilir ve işçi de senedi devlet mağazalarında ibraz ederek istediği malı alır. Bu şekliyle senet parası geçerli olabilir.
Batılı ekonomistleri, senede karşı olmamakla beraber her görüş kendisine göre kayıtlar koymaktadır. Senedin mal karşılığı olması konusu benimsenmekle birlikte yanına devlet, altın ve banka gibi teminatlar aramaktadır.
ADİL DÜZEN: Devletten başkalarının hamiline muharrer senetleri çıkarması, kamu hak ve yetkilerinin bireyler tarafından kullanılması anlamına gelir. Bu nedenle ancak devlet tarafından teyit edilen ve karşılığı mal olarak toplulukta mevcut olan eşya karşılığı hamiline yazılı senet çıkarılabilir ve para yerine geçer. Bu da ancak kullanılmakla bitmeyen menkul mallar karşılığı çıkarılabilir.
Üretici, malı üretir ve depo eder. Devlet buna karşılık senet para çıkarır. Ücret olarak işçilere verilir. İşçiler bu para ile malları alırlar. Bu senet para olarak devretmeye başlar.
Yalnız bu paranın ilanihaye sonsuz olarak çıkarılması da enflasyonist etkiler yaparak dengeyi bozar. Bu bozmanın meydana gelmemesi için çıkarılan paranın mal miktarını aşmaması gerekir. Bunun tespiti ise basit bir ekonomi kanunundan yararlanılarak yapılır:
Bir toplulukta para mala eşittir. Esas para da altındır. Demek ki, altın kadar mal bulunması tabiidir. Çıkrılan altın para kadar da mal parası çıkarılabilir. Yani piyasada ne kadar altın karşılığı dolaşacak para varsa bir o kadar da mal karşılığı dolaşan senet para ihraç edilebilir ve bunu yalnız devlet yapabilir.
Bu senet parası, imalatta işçi çalıştıran sanayici borçlandırılıp işçiye ücret olarak ödenir. Bu şekilde işsizlik önlenir. Sonra tüccar.....
26.Ders
İMALAT KREDİSİ:
İnsanlar paralarının tamamını harcamazlar, bir kısmını ayırıp biriktirmek isterler. Böylece para piyasadan çekilir ve para dengesinde bozulma meydana gelir. Bu nedenle paranın piyasadan çekilmemesi için tedbir almak gerekir. Halkın faiz alalım diye paralarını bankaya yatırmaması için faiz yasaklanmalıdır. Çalıştırma imkanları ile bunların bankaya değil, iş sahalarına yönelmeleri sağlanır.
Paranın korunması zordur. Mallar çalındığında, bilinen nesneler olduğu için devlet tarafından tazmin edilebilir. Fakat altın ve para gizlidir, çalındığı zaman devletin tazmin etmesi mümkün değildir. O halde bunun devlete emanet edilmesi zarureti, diğer taraftan alınan yüzde vergiden muafiyet paranın dondurulması keyfiyetini tamamen ortadan kaldırır. Ancak bankaya gelen tasarruf edilmiş paralar nasıl iade edilecektir? Bu da tüketim kredisi ile gerçekleşir. Tüketici özellikle amortismana tabi menkul malların alınması için bankadan kredi alır ve gider bununla mal satın alır. Böylece para iade edilir. Sonra halk bankaya olan borcunu kazancından öder.
Bu yatırma sistemi tüccar için de aynı şekilde olur. Tüccar da mevsimlik ticaretini yapar ve sermayesini bankada toplar. Bu da ticari kredi olarak tüccara iade edilebilir.
Gerek tüketim gerekse ticari kredi, faiz esası ile değil de sadece aynı hacimde istikraz sistemi ile çalıştırılır. Bu şekilde şimdi para yatıranlar, sonra o oranda kredi almaya hak kazanırlar. Bu kredileri ya ticari mal alarak ya da ev eşyası alarak harcarlar. Hepsinin kullandığı yer imalatçılardır. Böylece para daima piyasaya itilmekte ve dolayısıyle altın parada artma ve eksilme olmamakta, bununla pahalılık ve ucuzluk sadece arz ve talep miktarı ile ayarlanabilmektedir.
Böylece üç çeşit paranın yanında üç çeşit kredi doğmaktadır:
a) İmalat kredisi, altın paranın iki misli olarak çıkarılması ile imalatta çalışanlara ödenen ücrettir. Üretici borçlandırılır.
b) Ticari kredi, tüccarın mevduatı karşılığı aldığı denk kredidir, o bu kredisini sanayiciden aldığı mal karşılığı kullanmaktadır. Böyle bir tüccarın senedini gettiren sanayiciye banka kırmadan bedelini aynen ödenir.
c) Tüketim kredisi, halka açılan kredi ile aldıkları ev eşyası karşılığı verilir. Böyle bir kimsenin senedini getiren sanayici karşılığını bankadan alabilir.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Kredi birinin diğerine sermayesini kullandırmasıdır. Hiçbir müdahale yapılmaksızın serbestçe işlemelidir.
SOSYALİST: Kredi sermayenin kullandırılmasıdır; ancak teminat isteyen sermaye sahipleri bunu yapamazlar. Onun için banka aracılığı ile yapılmasında zaruret vardır. Kredileri bankalar tanzim etmelidir.
KAPİTALİST: Kredi, teminat ister. Buna da ancak mülk sahibi maliktir. Bu nedenle kredi mülk sahipleri tarafından tanzim edilmelidir. Banka bunun bir bürosu olabilir.
KOMÜNİST: Bütün üretim araçları kamunundur. Binaenaleyh üretim araçları serbestçe kullanılmalıdır. Kredi diye bir müesseseye gerek yoktur.
TEŞEBBÜSÇÜ: Kredi şahsın taşıdığı zimmettir. Şahıs müteşebbis ve emin olması nispetinde krediyi almaya hak kazanır. Krediler mala değil, şahıslara verilmelidir.
DEVLETÇİ: Kredi, kamu mallarının kullanılmasıdır, teminat ister, doalyısıyle kredi işleri devlet tarafından yürütülmelidir.
Doktrinler kredinin büyük gücünü bilmekte ve her biri bu gücü kendi merkezine çekmektedir. Bundan dolayı dengeyi kuramamaktadırlar. Komünistler hariç diğer doktrinlerin faizi meşru görmektedirler.
ADİL DÜZEN: Kredi topluluk için çok gereklidir. Kur’an’da kredi vergi ile birlikte anılmaktadır. Kredi fazisiz olmalıdır. Yoksa fonksiyonunu ifa edemez ve çok ağır zararlar meydana gelir. Kur’an’da faiz şiddetle yasaklanmıştır ve krediye “karz-ı hasen” denilmiştir. Karzı hasen, zararsız fakat faydalı olan ödünç verme demektir. Bu da faizsiz ödünç vermedir. Faizli karz, karzı kabihadır. Kredinin istismar edilmemesi ve faizsiz çalışabilmesi için bankanın devlet tarafından işletilmesi gerekmektedir. Kur’an bundan dolayı ödünç vermenin devlete (Allah’a) yapılmasını emretmekte, garimin (borçlanma) faslı ile zekattan (devlet giderlerinden) paylar tahsis etmiş bulunmaktadır.
Kredinin dağıtılmasında kabul edilecek kriter ise ihtiyaç ve vergi olabilir, yani mevduat hacmi kadar kredi alma esası, ehliyet ve nihayet yapılan iş ve ödenen vergi kredi taksiminde rol oynar.
Para basmak ve çıkarmak devletin hak ve görevidir. Ancak devlet karşılıksız para basamaz. Devlet bankası da ancak karşılığında mal göstermek şartıyle para çıkarabilir. Hazinesine koyduğu altın, çıkaracağı paranın karşılığıdır. Bütün mallarda devlete borçlu olabilir ve onun karşılığında da para çıkarabilir.
Devlet, sanayiciye mesleki ehliyeti ve yaptığı iş oranında tüccar her yıl ödediği vergi oranında, tüketiciye ilmi ehliyeti oranında kredi tanır. Sanayici çalıştırdığı işçi ücreti olarak, tüccar ticaret mevduatı oranında ve sanayiciden aldığı mal karşılığı olarak, tüketici aldığı mal karşılığı sanayiciye ödemek üzere kredi almış olur ki, bütün bunlar çalışmaya, yani imalatçıya verilmiş bir kredi olmaktadır.
27.Ders
ARZ TALEP:
Tüketim mallarının üretilip tüketilmesi için artıp eksilmeyen, çalışma hızı oldukça istikrarlı olan bir paraya ihtiyaç olduğunu, bu işin altın para ve imalat kredisi ile düzenlendiğini görmüş bulunuyoruz.
Artık emek ve malların üretilip kullanılması için de paraya ihitiyaç vardır. Tüketim mallarının yetecek kadar üretilmesinde zaruret vardır. Fazla üretmek malların heder olmasına, az üretmek ise ihtiyaçların karşılanamamasına neden olur. İşte bu yetecek kadar üretme arz ve talep kanunları ile ayarlamaktadır. Mallar azaldıkça fiyatlar yükselir. Fiyatın yükseldiğini gören üretici daha çok kazanmak için mal üretimine başlar. Mallar çoğaldıkça da fiyat düşer. Malı üretme karsız hale geldiği zaman üretmekten vazgeçilir. İşte böylece denge kurulmuş olur.
Arz-talep dengesinin kurulabilmesi için aracıların piyasaya hakim olmamaları şarttır. Bütün mallardaki kar yüzdesi cüzi ve aynı olmalıdır. Değişik kar oranları ihtiyacı tüketiciye ulaştırmaz, yani üretici için karsız devam eder, tüketici de malsız kıvranıp durur.
Tüccar bozulmayan, kolay alıp satabileceği, zenginlerin alabileceği malları alıp satmaya başlar ve fiyat dengesi alt üst olur. Bütün bunları önlemek için;
a) Azami sermayenin sınırlanmalı,
b) Kar yüzdesi eşit hale getirilmeli,
c) Tüccarın devamlı faaliyete zorlanması ve
d) Piyasadaki para miktarının sabit tutulması gibi ekonomik prensiplerin gerçekleşmiş olması gerekir.
Sermaye ilanihaye artarsa tüccar sayısı gittikçe azalır, büyük semayeler küçük sermayeleri yutar ve tam bir tekel rejimi doğar.
Kar yüzdesi eşit hale getirilmezse bazı mallar ihtiyaçtan daha fazla, bazı mallar ise ihtiyaçtan daha az üretilir.
Tüccar parası durup iş görmediği zaman üretici ile tüketicinin arası kesilir ve ekonomik krizler doğmaya başlar.
Piyasada paranın artıp eksilmesi suni fiyat dalgalanmalarına neden olur, sonunda üretim ve tüketim dengesi bozulur, borç ve alacak mekanizması çalışmaz, siyasi ve ekonomik krizler meydana gelir.
Yukarıda adı geçen azami sermayenin sınırlandırılması, kar yüzdesinin eşit hale getirilmesi, tüccarın devamlı faaliyete zorlanması ve piyasada para miktarının sabit tutulması gibi prensipler ancak şu kuralların varlığı ile gerçekleşebilir:
a) Faizin yasaklanması,
b) Bütün sermayeden eşit ve sabit oranda vergi alınması,
c) Devletçe altın parasının çıkarılması ve imalat kredisinin tanzim edilmesi ve
d) Mübadele değerlerine ve pazar fiyatlarına asla müdahale edilmesi gerekir.
GÖRÜŞLER
LİBERALİST: Arz ve talep kanunu, stabil bir denge kurar. Müdahale onu bozar. Bilhassa suni paralar da fiyat dengesini bozar. Bu nedenle hiç para çıkarılmamalıdır. Bankanın karşılıksız paraya merkezlik yapması zararlıdır. Bozulma müdahale ile meydana gelir; çözüm müdahale etmemektir.
SOSYALİST: Arz ve talep dengeyi kendiliğinden kuramıyor. Bu nedenle fiyatlar sınırlandırılmalı, kar yüzdeleri tayin edilmeli ve sıkı bir kontrol yapılmalıdır. İşçilerin asgari ücretleri tayin edilmelidir. Sigorta müessesesi geliştirilirse sosyal güvence mümkün olur. Liberal davranışlar topluluğu felakete sürükler.
KAPİTALİST: Arz ve talep kanunları düzeni kuramaz. Ancak tekel rejiminde kurabilir. Bir malın pahalı satılması mutlaka karlı bir iş değildir. Büyük teşebbüsler en karlı çalışma miktarını tespit ederler. Çünkü kar, fiyat farkı ile miktarın çarpımıdır. Fiyat arttıkça miktar düşer. Buna göre arz ve talebe müdahale edilmesin, büyük sermayeler meydana gelsin, maliyetler ucuzlasın, böylece hem karlı ve hem de faydalı sonuçlar elde edilsin.
KOMÜNİST: Kar ve sermaye, arz ve talep sadece tekele giden araçlardır. Bunlar ortadan kalkmalı, herkes çalışmalı, kollektif üretim ve kollektif tüketim yapılmalıdır.
TEŞEBBÜSÇÜ: Büyük sermaye birikimi, serbest teşebbüs ve işçi haklarının topluluğa alınması yaşam standardını yükseltmektedir. Devlet vergi alıp bununla eksikliklerini tamamlamalı ve başka bir müdahalede bulunmamalıdır.
DEVLETÇİ: Azr ve talep kanunları kendiliğinden çalışamaz. Ticareti devlet yaparsa bu kanunları en iyi bir şekilde çalıştırır. Bu nedenle serbest ticaretin yerini devlet ticareti almalıdır.
Doktrinler, serbest ticaretin faydasını görenler ve görmeyenler diye ikiye ayrılmaktadırlar. Serbest ticaretin faydasını kabul edenler, bunun korunması hususunda ciddi bir önlem alamıyorlar, ekonomik tedbir almaktan çok kuvvete başvuruyorlar.
ADİL DÜZEN: Serbest rekabetin yerini hiçbir önlem alamaz. Sosyal haler diye adlandırılan önlemlerin hepsi ters sonuçlar vermesi kaçınılmazdır. Asgari ücretin sınırlandırılması, ekonomiyi altüst eder. Sigorta topluluk için kanserdir. Malı çarçur eden sonuçlar doğurur. Bu nedenle grev, sendika, sigorta ve lokavt gibi anarşik ve bozucu faaliyetler belki hastalık için bir çare amma, sağlam bir vücutta bunlara gerek yoktur.
Serbest rekabetin yaşayabilmesi için, faizin yasaklanması, sermaye vergisinin alınması, kredinin devlet eliyle ve düzenleyici bir şekilde tanzimi ve bunun dışında devletin taraflar arasına girmeden onları tamamen serbest bırakması gerekir. Bu önlemler hem adalete en uygun, hem de kati sonuçlar veren etkili prensiplerdir.
Karma ekonomi, çelişkiler ekonomisidir, sonucu diğerlerinden daha kötüdür. Adil düzen, içinde çelişki bulunmayan karma ekonomidir. İki nokta arasında en kısa yol nasıl tek ise adil düzenin yolu da doğru olma bakımından tektir. Yani başka doğru bir yol yoktur. Çünkü adil düzen, doğru yolun adıdır.
28.Ders
KAMU TEŞEBBÜSLERİNDE
ARZ ve TALEP DENGESİ:
Bazı malların alınıp satılması, kurulacak bir kamu teşebbüsü aracılığı ile yapılması zarureti doğabilir. Bu daha çok serbest rekabetin kurulamadığı alanlarda zaruret halini alır. Bazı yardım maddeleri için de böyle bir teşebbüs kurulabilir.
Serbest rekabeti önleyen hususlar ise;
a) Üretimin az olması,
b) Tüketimin az olması,
c) Arzın az olması,
d) Mübadele imkanlarının sınırlı olması,
e) Malın mevsimlik olması,
f) Depolamanın külfetli olması vs.
Telefon, su, elektrik tesisleri, ekmek, ayakkabı gibi zaruri ihtiyaçlar bu tür mallardır.
Bunların aksamadan temini için kamu teşekkülleri kurulur ve bu kamu teşekküllerinde de arz ve talep dengesinin kurulmasında zaruret vardır.
Arz talep dengesi serbest rekabette arz ve talep eğrilerinin kesiştiği yerde kurulur ve bu noktada üretim en fazladır. Tekel rejimlerinde ise azami kar olduğu yerde arz talep dengesi kurulur ve burada üretim düşüktür. Tarifeli yüzde kar tanındığı yerde ise satış fiyatının en fazla olduğu yerde arz talep kanunu kurulur. Yine bu da nakıs üretime götürür.
Kamu teşebbüslerinde ise birim başına bir hak tanınır. Örneğin kilovat saatı başına beş lira kuruma verilir ve kurum fiyatı tespitte serbest bırakılır. Kurum elektriği istediği fiyatta alabilir ancak satarken sadece beş lira ilave ederek satmağa mecburdur. Şüphesiz bu sistemin gerçekleşebilmesi için tek fiyatla alıp tek fiyatla satmak zarureti vardır.
Aracının karı en çok malın satıldığı yerdir. Zira aracı birim başına kar aldığı için ne kadar çok satarsa karlıdır. Oysa bilindiği gibi en çok mübadele imkanı arz ve talep kanunlarının kesiştiği noktadadır. Fiyatı daha yüksek tutarsa malın alıcısı bulunmaz, düşük tutarsa satıcı bulunmaz. Demek ki, maksimum üretim noktası aracı için de en uygun çalışma noktasıdır. Bu şekilde serbest piyasaya müdahale edilmemiş olur. Dolayısıyle imtiyaza gerek kalmaksızın sistem çalışır.
GÖRÜŞLER :
LİBERALİST: Tekel rejimi yeni müteşebbislerle ortadan kalkar, müdahaleye gerek yoktur.
SOSYALİST: Tekel rejimlerinde fiyatlar dondurulmalı, böylece zararlar önlenmiş olur.
KAPİTALİST: Tekel rejimi faydalıdır. En çok kar esası yine arz talep dengesini kurar.
KOMÜNİST: Mülkiyetin ortadan kaldırılması ile tekel afeti de ortadan kalkar.
TEŞEBBÜSÇÜ: Tekel rejimleri zararlı oluyorsa devlet yeni müteşebbisleri desteklemekle (kredi ve tahsis gibi) bu zararı önler.
DEVLETÇİ: Tekel rejimleri karın yüzdesini dondurmakla zararsız hale getirilir.
Doktrinler, tekel rejimini ya iyi görmekte veya fiyat sınırlaması veya kar yüzdesini sınırlamakla çözmeye çalışmaktadırlar.
ADİL DÜZEN: Faiz yasaklanmalı sermaye vergisi uygulanmalıdır. Ticari kredi verilmemeli ve herkes kendi sermayesi ile ticaret yapmalıdır. Böylece tekel rejimi önlenmiş olur.
Tekelin önlenemediği yerlerde ise şirket veya hizmet vakıfları kurulmalı ve bunlarla fiat istikrarı temin edilmelidir.
Hizmet vakıflarında vakfa alıp sattığı mal başına veya hizmet başına belli bir hak tanınmalıdır. Vakıf, dolayısıyle orada çalışanlar alınıp satılan mal başına gelir temin edecekleri için mümkün olduğu kadar çok mal alıp satar ve böylece topluluğa da hizmet etmiş olurlar. Alış fiatları vakıflar kredileri tespit ederler. Bu fiyatın tespitini depolarında yığılan malın miktarı ile ayarlayabilirler.
Şirket vakıflarında ise ortaklar karı değil de üretimi aralarında paylaşırlar. Herkes kendine düşen malı dilediği şekilde değerlendirir. Böylece üretim topluca yapılmış, ancak piyasaya perakende arz edilmiş olacağından tekel rejimi önlenmiş olur.
Devletin vergi alırken kardan veya nakit olarak değil de üretimden ve mal olarak alması da bu düşünceye dayanmaktadır. Esasen halk şirketlerine bu sistemi uygulamayı bu yoldan öğrenmiş bulunuyoruz. Eskiden beri devam edegelen köy ortaklıkları, değirmen ve zeytinyağı sıkma hakları gibi örf bu esasın kalıntısıdır.
· MADDE 1: Bu metin faizsiz kredileşmeyi düzenler. Bu maksatla kurulacak vakıf veya kooperatif veya anonim şirket bu kredileşmeye aracı olur.
· MADDE 2: Kredileşme vakfını sermaye şirketi olmayan tüzel kişiler kurarlar. Kredileşmeden yararlanmak isteyen üye veya ortaklar, bu maksatla karz olarak topladıkları birer cumhuriyet altınlarını bu vakfa sermaye olarak koyarlar. Bu kurucu tüzel kişiler faizsiz olarak kredi alan teşebbüslerin genel hizmetlerini görürler ve bunlardan hasıla veya cirolarıyla mütenasip genel hizmet payını alırlar.
· MADDE 3: Kredileşme vakfı şube, merkez şube ve genel merkez olarak teşkilâtlanır. Bunların kuracakları anonim şirketler bankaları kurarlar. Bu vakfı sermaye mukrizi ortakların temsilcileri yönetir.
· MADDE 4: Kredileşme kuruluşu nakit, mal, taşınmaz ve emek karşılığı çıkaracağı senetleri mevduat olarak kabul eder ve bunları ortaklarına ikraz eder.
· MADDE 5: Herkes mevduatı veya geçmiş yıllarda ödedikleri genel hizmet payı nispetinde krediyi istihkak eder.
· MADDE 6: Kredileşme vakfı mudi ve müstakrizlerle ilişkisini mutemetler aracılığıyla sağlar ve değerler yedieminlerde bulunur.
· MADDE 7: Her kişinin veya ortaklığın, her yerin veya mal topluluğunun, her türlü senedin vadeli veya vadesiz, deyn veya emanet, borç ve alacakların hesapları ayrı ayrı tutulur. Taşınmazların, malların, nakdin, emeğin, senetlerin, envanter ve zimmet muhasebeleri ayrı ayrıdır.
· Muamele teslimat senetleriyle yapılır. Bunlara dayanılarak devir senetleri tanzim edilir. Devir senetleri yevmiyeye işlenir. Sonra defteri kebir mahiyetinde olan kartlara işlenir. Her hesap sahibinin kendisinin seçtiği bir muhasibi vardır. Devir senetlerini bunlar tanzim eder. Verenin muhasibi tescil ettirdikten sonra devir senedini saklar.
· MADDE 8: Senetler o esnada hangi değerle alınıyorsa ancak o değerle satılabilir. Cari değer arz ve talep dengesine göre ayarlanır. Senetleri banka malikleri adına alıp satar. Kredileşmede de teminat değerleri vardır. Bunlarda arz ve talebe göre ayarlanır.
· MADDE 9: Karşılıksız senet çıkarılamaz. Altın senedi dışında nakit karşılığı senet çıkarılamaz. Senetlerin taşınmaz teminatları dışında dayanışma ortaklıklarının da teminatları vardır. Kredileşme kuruluşu da kefildir. Defterlere işlenmeyen senetler geçersizdir.
· MADDE 10: Kararlar temsilcilerin ittifakı ile alınır. Değerlendirmeler orta değer bulunarak yapılır. İttifakla yetkili kılınan kimsenin yetkili kılındığı konuda istişareden sonra aldığı karar topluluğun kararıdır. Herkes kendi ictihadına göre ilzâm olunur. İstişaresiz karar istisnadır.
BİRİNCİ BÖLÜM
KAVRAMLAR
MADDE 1
Bu metin faizsiz kredileşmeyi düzenler. Bu maksatla kurulacak vakıf veya kooperatif veya anonim şirket bu kredileşmeye aracı olur.
I. TANIMLAR
II. SOSYAL VE EKONOMİK HAKLAR
III. AYNİ VE ZİMMET HAKLARI
IV. DEYN VE EMANETLER
V. FAİZ
VI. FAİZİN ÇEŞİTLERİ
VII. FAİZ-TİCARET FARKI
VIII. FAİZ-KİRA FARKI
IX. FAİZ-SELEM FARKI
X. FAİZ YERİNE KARŞILIKLI KREDİ
XI. VERGİ-FAİZ
XII. KREDİ-VAKF
XIII. KREDİ-EMEK
XIV. KREDİYİ İSTİHKAK KRİTERLERİ
XV. FAİZSİZ SİSTEMDE İHALE
XVI. BANKA BİR ARACIDIR
a. İNSAN BORÇLU VE ALACAĞI OLABİLENDİR
Canlılarda dayanışma vardır. Arı çiçeklerden bal alırken onlara eşleşmelerini ve döllenmelerini sağlamak için yardım etmektedir. Erkek hücrelerini alıp dişi organlara götürmektedir. Vücut içindeki her hücre de diğer komşu hücre ile bu tür alış verişler yapmaktadır. Ancak bu alışverişler peşin olmakta ve bir ölçüye dayanmamaktadır. İnsanlarda da bu tür alışverişler vardır. Diğer canlılardan farklı olarak bu alışverişte bir ölçü mevcuttur. Verdiği çoksa aldığı da o kadar çok olmaktadır. Bunun dışında bu alışverişler hemen peşin olmamakta, hafızaya alınan verilecek şey ileride gerektiği zaman verilmektedir. Bu verilecek şeye hak denilmektedir. Kendisine hakkın verileceği kimseye alacaklı, hakkı verecek kimseye de borçlu adı verilmektedir.
b. İNSAN TOPLULUĞU DA BORÇLU VE ALACAKL1 OLABİLİR
Bundan dolayıdır ki, hak sahibi yalnız insandır. Hak sahibi olmak demek kişilik sahibi olmak demektir. Borçlu olabilmek, aynı zamanda alacaklı olabilmek demektir. Davacı olmak da davalı olabilmek demektir. Bu hak ve vecibeler bir ferde taalluk edebileceği gibi bazen birkaç ferdi bir arada borçlu ve alacaklı hale getirebilir. Buna ortak haklar denilmektedir. Bu ortak hakların bir kısmı kollektif hale gelmekte ve tüzel kişiler oluşmaktadır. Tüzel kişilerde hak ve vazifeler sadece topluluğun olmakta, içindeki fertleri ayrı ayrı ilzâm etmemektedir. Böylece kollektif haklar doğmaktadır.
c. TOPLULUKLAR HAKLARIN1 YETKİLİ TEMSİLCİLER ARACILIĞI İLE KULLANIR
Topluluklar bu haklarını organize olarak kullanmaktadır. Burada fert topluluk adına hareket etmekte ve topluluğu temsil etmektedir. Konan kaide ve usullere uyulmak şartı ile topluluğun fertleri topluluk adına hareket etmektedir. Biri diğerinden bir hakkı yüklendiği zaman topluluğa karşı yüklenmiş olmakta, diğeri de topluluktan alacaklı hale gelmiş olmaktadır.
d. BANKA BORÇ VE ALACAKLARI ORGANİZE EDER
Konumuz, bu hak vazifelerin yüklenmesi ile ilgili olup, bunların yerine getirilmesi ile ilgili hükümleri ve organizasyonu ele almaktadır.
II. SOSYAL VE EKONOMİK HAKLAR.
a. SOSYAL VE EKONOMİK HAKLAR VARDIR
İnsan eşyadan yararlanarak hayatını sürdürmektedir v