logo

Gençlik Deizm Kıskacında mı?

AHMETCANBAZDeist ne demek?

Allah’ın varlığına inanan fakat, dini red eden, peygamber,kitap, ahiret, melek, imani kaidelere vs. iman etmeyene “DEİST” denir.

Bu gün gençlik, teknolojinin hızla yayılan etkisiyle, Batı ve Avrupa’nın inançlardaki çöküntüsünün tesirinde kalmaktadır. Yaşadığı manevi boşluğu işine kolay gelen, fazla mesuliyet yüklemeyen, kafasına göre takılabileceği (İslami inançlarımıza ters ‘İZM’ lerin tesirinde kalmaktadır.)

Dinler rededildiği için peygamberler, kutsal kitaplar, cennet ve cehennem, melek, şeytan gibi kavramların hiçbirinin deizm inancında yeri yoktur.
Sadece evreni ve doğa kanunlarını koyan, bunun ardından evrene ve insanlığa hiç bir müdahalesi olmayan tanrıya inanılır.

Deizmin din ile sorunu, aslında Hristiyanlığın tutarsız ve çelişkili inanç sistemi ile ilgilidir. Daha çok Hristiyanlığa bir tepkidir. Deizm günümüzde materyalist felsefenin de tesiri ile daha çok panteizme kaymıştır. Yani bir çeşit modern maddecilik şekline girmiştir. Allah kavramından gittikçe uzaklaşıp madde, eşittir tanrı kavramına yönelmiştir.

Risalei nur ışığında ‘Deist’ lere gerekli cevaplar verilecektir.

Risale-i Nur’da bu düşünce ekolüne olan tepki nerede ise bütün bahisleridir. Zira Risale-i Nur imanın altı esası üzerine bina olmuş bir tefsirdir. Bütün mesaisini imanın rükünleri üzerine sarf ediyor. Dolaysısı ile her bahsinde deizmi de tenkit etmiş oluyor.

Deizmin Bu felsefi ekolun böyle bir fikre sapmasında asıl saik, aklın aczini anlayamamaları ve egolarını İlahlaştırmalarıdır. Sorumluluktan kaçmak istemeleri tali bir saik ve faktördür diye düşünüyoruz.

Üstad Bediüzzaman Hazretleri bütün eserlerinde, insanın kendi başına aklı ve kalbi ile hakikatleri bulamayacağını, doğru ve güzelliklerin soyut akıl ile keşfedilemeyeceğini, bu yüzden peygamberlere ve onların sünnetlerine tabi olunması gerektiğini izah ve ispat ediyor. Bu nüktenin ana konusu budur.

Üstad Hazretleri, kendisini örnek göstererek, insanın tek başına ne kadar aciz ve zayıf olduğunu, insanların ne kadar deha derecesinde zeki de olsa  Allah’ın gönderdiği peygamberlere ne denli muhtaç yaratıldığını vurguluyor.

Üstad Hazretleri  eserlerinde felsefedeki deizm ekolüne yani nübüvveti ve dini gereksiz gören kibirli filozoflara haddini bildiriyor.
(Deizm, hakikatlerin akıl ile bulunabileceğini, bu yüzden din ve peygambere gerek olmadığını savunan sapkın bir felsefi ekoldür.)

Filozofların bozuk ve hakikatsiz fikir ve meslekleri, bu fikrin ve ekolün ne kadar hatalı ve yanlış olduğunu ispat eder. Hazreti Peygamber (asm)’in getirdiği iman ve inanç anlayışı ile filozofların aklı ile bulabildiği tanrı anlayışı arasındaki azim fark meselemizi gayet güzel izah ediyor.

İslâm düşüncesinin temel yönelişi Allah, âlem ve insan münasebetlerini asla koparmamak veya zayıflatmamak doğrultusunda olmuştur. Esasen İslâm inanç ilkelerine göre yaratıcı faaliyeti, ilmi, hikmeti ve lutfuyla Allah âleme her an müdahale eden yüce bir varlıktır.

Bu yüce varlık gerektiğinde âlemdeki kanunîliği mûcizeler yaratmak yönünde yeniden şekillendirebilir. Allah belli zamanlarda seçtiği peygamberler aracılığıyla insanlara mesajlar göndermiştir. İnsan da bunun karşısında takındığı tavra göre değer kazanır.

Yine insanlar bu yüce varlığa dua ile isteklerde bulunup lutuf ve yardımını talep edebilir ve Allah’a iletmek istedikleri her mesaj mutlaka yerini bulur. Allah ve insan arasında nübüvvet ve ibadet yollarıyla belirli bir iletişimin olduğuna inanma İslâm’ın temel umdelerindendir.

(Ayrıca İslâm dininin kutsal metni olan Kur’an’ın lafız ve mâna bakımından mûcize olduğu, ilâhî koruma altında bulunduğu ve tarihen de bilindiği gibi asla tahrif edilmemiş ve edilemeyecek olduğu hususu müslümanların ortak inancıdır.)

Her konunun kendine has bir uzmanlık alanı vardır. Uzaktan bakmakla bazen bir yıldız, bir yıldız böceği görülebilir. Konuyu yakından bilmeyen kimselerin bir matematik, kimya, fizik formülünü saçma olarak görmesi normaldir. Semavî dinlerin hikmetlerini yakından bilmeyenlerin de bunların saçma olarak değerlendirmeleri kaçınılmazdır.

Bizzat gözümüzün önünde cereyan eden insanların yaratılması, mevsimlerin değişmesi, gece-gündüzün nöbetleşe yer değiştirmeleri, çekirdeklerin meyve veren ağaçlar olması, bir tane mısırdan bin tane alan mısır başaklarının bitirilmesi gibi binlerce olaylar -birer realite olarak- ortadadır. Bu olayların nasıl meydana geldiğini bilimsel olarak anlayıp kavrayan kaç insan vardır.?

Özellikle üç yüz yıl önce bunların mahiyetini bilenlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Şu var ki, bu olayların, bu gerçeklerin çoğu insanlar tarafından bilinmemesi, bunların gerçekliğine zerre kadar tesir etmemiş ve bu gerçekler yollarına devam etmişlerdir. Dinî konuların bazı kimseler tarafından anlaşılamaması, akıl erdirilememesi, bu gerçeklerin durumunu değiştirmez.

Her devletin, her saltanatın, her sultanın yurttaşlarını
-devlete itaat eden ve isyan edenler- diye ikiye ayırması, adalet ve merhametin bir gereği ve sosyolojik bir zorunluluktur. Çünkü, itaakâr vatandaşlar ile isyankâr vatandaşları aynı kefeye koymak büyük haksızlıktır. İnsanları öldüren bir seri katil ile, öksüzleri, yoksulları doyuran, huzurevleri inşa eden vatansever bir hayır sahibini aynı kefede değerlendirmek ne adalete, ne insanlığa, ne de büyüklüğe sığacak bir tarafı vardır. Din olmazsa, iyi ile kötü insanı birbirinden kim ayıracak? Ahiret hayatı olmazsa, zalime kim ceza verecek, mazlumun hakkını kim alacak?

Her padişahın, her sultanın, her hükümdarın kendine itaat eden, nimetlerine karşı teşekkür eden raiyelerini mükâfatlandırması, memurlarına maaş vermesi, yurttaşlarını himaye etmesi, bunun aksine davranışlarda bulunan canileri, katilleri, zalimleri, hırsızları cezalandırması, onları hapse atması, toplumda anarşinin olmaması, otoritenin sağlanması için elbette çok gereklidir.

Mevcut otoritenin masumları himaye etmesi onun şefkat ve merhametinin bir gereği olduğu gibi, zalimleri cezalandırması da bu otoritenin izzet ve haysiyetinin korunmasının gereğidir.

Ezelî sultan, ebedî padişah olan yüce Allah’ın sonsuz merhametini göstermek için mahluklarına bin bir çeşit nimet verdiği gibi, otoritesinin haysiyetini muhafaza etmek için de edepsizlere hakkettiği cezayı vermesi de o kadar önemlidir. Hz. Adem (as)’den beri genel prensip olarak kendisine itaat eden peygamberleri ve onlara iman edenleri koruyup kollayan, onların davalarını üstün kılan, kendisine itaat etmeyen inkârcı nankörleri helak eden Allah’ın bu prensibinin varlığı, dinlerin bir vaka olarak var olduklarını göstermektedir.

Eğer ölüm zalim ile mazlumu eşitliyorsa, katil ile maktulü aynı akıbete yolluyorsa, her ikisi de ölmekle ebedi olarak yok oluyorlarsa, hiçliğe gidiyorlarsa, o zaman dünyada numunelerini dünyada gözle gördüğümüz Allah’ın sonsuz adaletini, merhametini bile bile inkâr etmek gerekir.

Adalet, dengelerin gözetilmesi manasına gelir. Gökleri ve yeri, atomları ve molekülleri, yıldızları  ve sistemleri ve galaksileri harika bir düzen ve denge üzerine kurmakla sonsuz adaletini gösteren Allah’ın, öbür dünya hayatını  yaratmayıp, zalim ile mazlumu aynı kefeye koyması mümkün müdür? Elbette her gecenin bir sabahı, her kışın bir baharı olduğu gibi, ölüm gecesinin de bir mahşer sabahı ve kıyamet kışının da bir haşir baharı olacaktır. Bu da hak dinlerin doğruluğunun en açık kanıtıdır.

Diğer taraftan, kainatın yaratıldıktan sonra kurulmuş bir saat gibi çalıştığını iddia etmek de yersizdir.
Güneşin ışıklarını gösteren bir ayna bu ışıkları sürekli göstermesi için her an güneşin ışığına, ısısına ve renklerine muhtaçtır. Güneş ışıklarını keser kesmez aynanın kendisi karanlığa gömülecektir. Bunun gibi Allah, bizde ve kainatta tecelli eden isimlerini çekse kainat yok olacaktır. Bu nedenle her şey her anında Ona muhtaçtır.

Buna bilimsel bir örnek  olarak kendimizi verebiliriz:
Vücudumuz, bir ilaç gibi bir defa yapılan ve sonra öylece bırakılan bir şey değil, daima yenilenen bir terkiptir. Bir sene boyunca bağırsaklarımızda ölen ortalama toplam hücre ağırlığı 90 kg’dır. Ölen deri hücrelerimizin ağırlığı ise 45 kg’dır. Her gün vücudumuzda 200 milyar alyuvar ölür ve saniyede 10.000 alyuvar yaratılır.

Vücudumuz altı ayda bir tamamen yenilenen harika bir terkiptir. İnsandaki bu muazzam derecedeki faaliyetin bir salise bile çekilmesi insan hayatının bitmesi için yeterlidir.
Acaba Allah bu kainatı bir kere yapsın ve bütün işleri şuursuz, kör ve sağır sebeplere havale edip çekilmesi mi daha mantıklıdır.?

Yoksa bu kainatı sonsuz gücü ile yaratması ve her an tecelli edip kullarını duyması, görmesi ve cevap vermesi mi yaratılış maksadına daha uygundur. Zaten deizmin yaratılış gayesi konusunda bir fikri olmadığı da bilinmektedir.

Örneğin, görmeyen, duymayan, aklı olmayan, bir kimseye bir bisikleti bisikletin bir milini bile yaptırmak bile mümkün değildir. Akıllı olan bir kimse, akılsız, kör ve sağır bir kimseye bu işi yaptırabilir mi?
Aynen öyle de Külli bir Şuur sahibi olan Allah, kainattaki bu muazzam derecede cereyan eden düzeni, akılsız, şuursuz ve kör sebeplere havale eder mi?

Bulutlar, denizler, yıldızlar, balıklar, arılar, ağaçlar, havadaki oksijen dengesi, karbon dengesi vücudumuzdaki bu muazzam sistem ve bunları meydana getiren  atomlar, akılsız, kör ve sağır oldukları halde bu işi nasıl yapabilsinler?

Kısacası, her şeyi her an yaratan, bilen, gören, varlılarına devam ettiren ve devam etmeleri için her türlü ihtiyaçlarını her an karşılayan bir Allah’ı kabul etmemek, bütün bunların akılsız, kör, sağır, merhamet duygusu olmayan sebepler yapıyor anlamına gelir ki; buna şeytan bile inanmaz.

Ayrıca, Kur’an-ı Kerimin Allah kelamı olduğunu ispat eden binlerce delil deizm fikrini çürütür.
Çünkü deizm dinleri kabul etmiyor. 40 yönle mucize olan Kur’an’ın, sadece bir yönü olan gaybdan haber vermesi ile ilgili 100’den fazla delil vardır.

Bunların bir kısmını (www.seyrangah.tv) sitemizdeki Kur’an’ın gaybi haberleri başlığı altında izleyebilirsiniz.

Örneğin, Kur’an, Lut gölünün dünyanın en alçak yeri olduğunu yaklaşık 1400 sene önce söylüyor ve bunu bilim dünyası son yüzyılda teknolojinin gelişmesiyle ancak keşfedebiliyor.
Bunun gibi yüzlerce delil, deizm’i çürütür..

Sonuç:
İslâm’a göre alem­deki kanunilik, Allah’ın isterse değiştire­bileceği “meşîet”inden ibaret olduğu için gerek mikro gerekse makro planda mut­lak olarak Allah’ın yaratıcı gücüne ba­ğımlıdır. Dolayısıyla Allah ile âlem ara­sındaki yaratan-yaratılan ilişkisi, deiz­min bir defa olup bitmiş ve artık söz ko­nusu edilmemesi gereken bir yaratan-yaratılan ilişkisi değildir.
Allah’ı âlemden ve insandan uzaklaştıran yanlış bir aşkınlık anlayışına sahip deist iddianın ak­sine Allah “yerin ve göklerin nurudur” (Nür 24/35) ve İnsana “şah damarın­dan daha yakındır”. (Kaf 50/16)hey

 

Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.